Pek çok alanda bayrağı kaybeden Hollywood’un elinde kalan
nadir mevzilerden biri bilim-kurgu türü. Amerikan sineması bu türe dair o kadar
büyük ve önemli filmler üretti ki, tatmin çıtası kolay ulaşılır bir yükseklikte
değil. Açıkçası, yeni çıkan her bilim-kurgu örneği bu nedenle çok fazla şansa
sahip olamıyor. Karanlıktan Gelen (Dark Skies) bu türün en cazip temalarından
birine; uzaylı meselesine, gizem ve korkuyu da ekleyerek etkileyici olmaya
çalışan bir film.
Üniversite yıllarımda oturduğumuz semtte bir adam vardı.
Yaşını tam tahmin edemediğimiz bu tuhaf adam, zaman zaman bekar evimize gelir
ve inanılması zor şeylerden bahsederdi. Anlattığına göre, yaklaşık 20 yıl önce
uzaylılar onu evinden alıp, daha önce hiç görmediği yerlere götürmüş, bir
şekilde beyninin kopyasını almış, genetiğine müdahale etmiş ve yine bir gece
yarısı geri getirip evine bırakmışlardı. Merak dolu bakışlarımız eşliğinde
sorduğumuz hemen her soruya kendi mantığı içinde cevaplar veren bu tuhaf adam,
ilk etapta dinleyenleri etkilese de, farklı günlerde sorulan aynı sorulara
farkla cevaplar verdiği için, hemen herkesten ‘deli’ damgası yemişti bile. Ve
sadece bir soruya cevap ver-e-mediğini hatırlıyorum. O da şu: “Peki abi, bu
uzaylılar, bu kadar insan varken neden seni seçtiler?” Önce biraz bozuluyor ve
sonra sorunun hakkını teslim ediyordu: “İşte onu ben de bilmiyorum ama bir gün
ortaya çıkar sebebi!”
Scott Stewart, kariyer olarak görsel efekt sahasında
uzmanlaşmış bir isim. Çok büyük projelerde görev almış. Iron Man, Red Cliff,
ünlü bilim-kurgu klasiği Blade Runner’in revizyonu gibi önemli işlerde onun
ismi de var.
Üstelik eli kalem tutan biri Steward. Daha önce Kıyamet
Melekleri (Legion) ve Kutsal Savaşçı (Priest) isimli iki özgün ama vasatı
aşamayan filmi hem yazımına katkıda bulunmuş, hem de yönetmenliğini yapmıştı. Her
iki filmin de hem tür açısından, hem de muhteva olarak bir takım ortak
paydaları vardı. Steward, sadece bilim-kurgu tarzını kullanmıyor, buna birkaç
farklı tür ve küçümsenmeyecek derecede inanç referansları ekleştirerek
yapıyordu filmlerini. Karanlıktan Gelen, yönetmenin bu türdeki yolculuğunda
üçüncü durağı. Açıkçası yönetmen, daha önce çektiği iki filmin bazı yönlerini,
ya izleyiciyi çok tatmin etmediği için tırpanlamış ya da artık o alanda
söyleyecek başka şeyi kalmamış. Bu nedenle Karanlıktan Gelen, ‘Uzaylılar’
klişesine fazlasıyla sahip ve neredeyse yeni bir şey söylemeyen bir yapım.
Hikaye şöyle: Şehrin kenar ama fakir olmayan mahallesinde
yaşayan genç bir aile rutin hayatlarını mutlu-mesut şekilde devam ettirirken,
bir anda evlerinde garip şeyler olmaya başlar. İlk başlarda hırsızdan
şüphelenirler ama öyle olsa bile çok muzip biri olmalıdır hırsız. Zira pek bir
şey çalmadığı gibi, evdeki eşyalar ile tuhaf şekiller çizer, ortalığı birbirine
katar. Klasik güvenlik önlemleri almaya çabalarken, küçük çocuklarının da
tuhaflaştığını görürler. Ve en inanılmaz olan olur, eve gelenler hem çok
gizemli, hem de ısrarcıdırlar. Aile bir anda uzaylıların ürkütücü tehdidi
altında kalır.
Film, Steward’ın önceki yapımlarından ziyade mebzul miktarda
Paranormal Activity ve Ruhlar Bölgesi filmlerine benziyor. Yapımcının aynı
olması bu nedenle tesadüf değil. Birinde cin vs, diğerinde ruhlara atfedilen
gizem, Karanlıktan Gelen’de uzaylılara yükleniyor. Bu nedenle bu iki filmi hatırlatan epey sahne
var. Scott Steward’in biraz önce bahsini ettiğimiz iki filminin, son filminden
farklı olmasının nedenlerinden biri de, yapımcının bu işe fazla bütçe
ayırmaması olabilir. Bir önceki filmini 60 milyon dolara çeken yönetmen, bu
filmi için sadece 3.5 milyon dalar harcamış. Dolayısıyla Karanlıktan Gelen,
yüksek sahne pek içermediği gibi, genellikle Paranormal Activity gibi evin
içerisinde geçiyor.
Filmin sıkı sıkıya sarıldığı ilk kavram, ailenin korunma
güdüsü. Çaresiz durumda kalan kalan modern insanın, aradığı çıkış yöntemlerini
sırayla uygulayan sıkışık aile, kendi kavramlarına sıkı sıkıya sarılarak belayı
defedebilmeye uğraşıyor Karanlıktan Gelen’de. Bununla beraber, film salt bir
uzaylı tehdidi ile sınırlı kalmıyor, Amerikan hayatının günceline ait pek çok
meseleyi de yan mesele olarak işliyor. Ekonomik sıkıntı, işsizlik, bozulan
dengeler vs.
Film, neredeyse tüm süresi boyunca hiçbir sürprize sahip
olmadan, sadece seyirciyi tedirgin etme güzergahında ilerlerken, kendini
kaptıranlara iyi vakit geçirtiyor ve esas vurucu darbeyi finalde yapıyor. Scott
en iyi bildiği şeyi, görsel ve işitsel efektleri başarıyla uygulayarak filmin
gerilim dozunu hep yukarıda tutuyor. Karanlıktan Gelen’in başarılı olan
özelliklerinden biri de, filmin ana korku öğesi olan uzaylıları çala-kamera bir
iki planda gösterip, gerilimi buna rağmen sağlayabilmesi.
Son tahlilde şunu söyleyebiliriz; her ne kadar düşük bütçeli
bir prodüksiyon gibi görülse de, musallat olan belayı (ruh ya da cin yerine
uzaylılar) değiştirerek kontrollü bir film olmuş Karanlıktan Gelen. Ait olduğu
kültür gereği, çok fazla hakim olamadığı post-apokaliptik mevzular yerine
(Priest ve Legion örneğinde olduğu gibi) daha güncel ve bilim-kurgu
perspektifiyle klişe hikayesiyle kısmî bir başarıya da ulaşıyor. Neticede bu
türe uzaktan muhabbet gösterenleri sıkmayacak, türün aşinalarını tatmin edecek
bir yapım çıkıyor ortaya.
“Sizi severim ama hakikati daha ziyade
severim…”
Aristo (Eflatun’a hitaben)
Bu satırları takip edenler İslam’ın sanata, özellikle
sinemaya bakışını defaatle ele alan yazılar kaleme aldığımızı
hatırlayacaklardır. Hassaten Kur’an’ı Kerim’in gerek biçimsel –metin- olarak
(tabiri caizse benzersiz bir sinematografiyle) gerekse içerik olarak (Tam da
dünya sinemasının hikaye bağlamında tıkandığı son dönemlerde) son derece bakir
ve benzersiz bir kaynak olabileceğini çok kere ifade etmeye çabaladık.
Keza Risale-i Nur’lar da benzer bir bakış açısıyla ele
alındığında Bediüzzaman Hazretleri’nin hem sinemanın temel kullanım unsurlarına
(Flash Back, Flash Forwad, anlatım açıları da dahil) şaşırtıcı derecede hakim
olduğunu ve özellikle anlatım dili olarak öykü ve his aktarımında -Hazreti
Üstad’ın sinemanın keşif yıllarında yaşamasına rağmen-, günümüz sinema dilini
aşan bir üslup kullandığını da çok kere vurgulamıştık.
Türk Sineması ‘altın çağ’ denilen dönemde yılda 300’den
fazla film üretiyordu. Ancak bu üretimin de bir noktadan sonra tıkandığını,
birbirine benzer hikayelerin, birbirinin neredeyse tıpkı basımı filmler ile
seyirciyi salonlardan kaçırdıklarını biliyoruz. Ve kısa süre sonra gelen
yabancılaşma.. Film dilinde yabancılaşma, hikayede yabancılaşma, oyunculuklarda
yabancılaşma. Neredeyse özgün hiçbir şeyi kalmadı Yeşilçam’ın ve tabiri caizse
uzun bir fetret devri yaşadı.
HİZMET VE GÖRSEL SANATLAR
Hizmet; bidayetinden beri teknolojiyi, hassaten görsel sanatları
ziyadesiyle kullanıyordu. Hatta bundan dolayı, konvansiyonel sair topluluk,
hareket ve hizmetlerden eleştiri bile alıyordu, diyebiliriz. Fakirin öğrencilik
yıllarına rastlar o dönem. Ülke genelinde sinemanın ciddi anlamda bir fetret
dönemi yaşadığı ve video teknolojisinin gelişmesi, video playerlerin hemen her
eve girmesi (Betamax/VHS) bu formatta sanat ürünlerinin artmasına neden
olmuştu. Pek çok önemli yönetmen, pek çok önemli filmi video formatında yaptığı
için sinema salonlarında gösterime girme imkanı da bulamamıştı.
Başta Sema Video olmak üzere, resmi/gayr-ı resmi videokaset
kiralama/satma işi yapan kurumlar adeta arı gibi çalışıyor ve Hizmet, bu
sektörü hem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ufkunun birer semeresi olan vaaz ve
nasihatlerini, hem de izlemeye uygun bulunan sinema ürünlerini kendi
networkünde dolaşıma sokuyordu. Açıkçası çok bereketli ve semereli bir dönemdi.
Elbette, aradan geçen zaman hem hizmeti global ölçekte etkin
bir aktör ve hayatın her alanında olduğu gibi, sanat sektöründe de artık söz
söyleyebilecek duruma getirdi. Artık sadece, bizlere sunulan fikir ve sanat
eserlerini tüketip, bu konuda yorum yapan değil, aynı zamanda proje üreten bir
noktaya gelmiş bulunuyoruz.
Ve elbette tek başına bir şükür vesilesi olan bu durumda,
çok da dikkatli olunması gerektiğinin idrakinde olmak gerekiyor. Sanat alanında
verilecek her ürün, kolektif bir şuurun ortak semeresi sayılacağı (öyle olmasa
bile, öyle bir algı oluşturacağı) herkesin malumu. Dolayısıyla, üretilen her içeriğe/sanat
eserine dünya çapında bir camianın bu alandaki arz-ı endam edişi olarak
bakılmaktadır.
Şunu da ifade etmek lazım; böylesi bir bilinç ve arka plana
sahip olan hareketin üreteceği her ne ise, her zaman en üst düzey olmayacaktır.
Böyle olması da beklenemez elbette. Ancak, kolektif şuurun nişanesi olan
birikim ve tecrübenin, üretilen her esere yansıması da zaruridir. Dolayısıyla,
kademeli bir kaliteleşme, pey der pey bir rafineleşme olması gerekir.
Söz gelimi, yeni bir gazete çıkarılacaksa, bunun Zaman
gazetesinden daha alt kalitede bir mevkute olması beklenemez. Keza TV
sektöründe yapılacak her yeni hamlenin alt sınırı bellidir.
ÖNEMLİ BİR KISTAS: SAMİMİYET
Tekrar sinema alanına dönecek olursak. Daha önce üretilen
sayısı sınırlı birkaç filmin elbette istenilen ve arzu edilen seviyede olmadığı
muhakkak. Ancak, o eserlerin en azından
hizmetin bu sektördeki ilk ürünleri olmasının getirdiği belirli bir tolere
edici bakış açısıyla değerlendirildiğini de bilmek lazım. Bununla beraber,
önceki örneklerde çok önemli bir ortak payda vardı: samimiyet. Eserler, her ne
kadar arzu edilen kalitede olmasa da, içerdiği samimiyet her karesinde
hissedildiğinden, hep hoş görüldü ve ‘inşallah daha iyisi yapılır’ temennisi
ile karşılandı.
Şüphesiz Selam filmini de böylesi bir arka plan ile izlemeye
başlamak durumundayız.
Bu perspektif ile alındığında Selam, ele aldığı kahramanlık hikayelerinin
etkileyiciliğinden maça ‘1-0’ önde başlayan bir film. Neredeyse her hikayesi
başka bir filme konu olabilecek bir hareketin anlatıcılığına soyunmak, böylesi
bir üstünlükle başlamayı kaçınılmaz kılıyor zaten. Dolayısıyla Selam’ın
anlattığı hikaye, filmden bağımsız olarak başlı başına etkileyici ve belli
miktarda epik unsunlar içeriyor.
Film, üç öğretmenin hikayesini parçalı olarak anlatırken,
çok da uzak olmadığımız, bir şekilde daha önceden okuyup, aşina olduğumuz üç
öyküye yaklaşıyor. Bu anlamda Türk halkının yabancısı olmadığı kahramanlar ve
tiplemeler var. Sıkıntı şu; bu karakterlerin eklemlendiği hikayeler ve derinleşmeler
ne kadar sağlıklı ve doğru?
Yeri gelmişken bir hakkı teslim etmemek olmaz; Selam bir
sinema filmine layık bir görselliğe ve resim temizliğine sahip. Oyunculuklar
yer yer aksasa da, genel olarak derdini anlatabilen bir yapım.
Bu sütunların takipçileri, sinemaya bakış açımızda ‘iyi/kötü’
perspektifinden ziyade ‘olmuş/olmamış’ ya da ‘başarılı/başarısız’ düşüncesinin hakim
olduğunu bilirler. Dolayısıyla Selam ‘kötü’ bir filmden ziyade –maalesef-
olmamış denebilecek bir sinema eseri. Film, olumlu ve üstün özelliklerini cömertçe
harcayan, dahası; bazı yönleriyle epey riskler ve yanlış anlaşılmalara son
derece müsait bir yapı içeriyor. Elbette, tüm bu sıkıntılarda belli bir kasıt
ya da art niyetten ziyade, yetkin olamama durumu var. Filmin oturtulduğu temel
mantık ve mesaj ekseninin de küçümsenmeyecek boyutta riskli olduğunu söylemek
zorundayız.
Şüphesiz filmi yapan arkadaşlar ciddi emek ve efor sarf etmiş
ve şüphesiz kuşku götürmeyecek bir samimiyete sahip film. Ancak, bazı
durumlarda samimiyet tehlikeli bir rendeye dönüşüp, anlatılmak isteneni yanlış
algılamaya sebep olabilecek ters tepen bir silaha dönüşebiliyor. Bu durum bazen
çok tehlikeli sularda ve yanlış anlaşılması çok olağan mesajların altını ısrarla
çiziliyor.
İsterseniz filmin temel zaafları, riskleri ve sıkıntılarını teker
teker ele alarak ne demek istediğimizi izah edelim:
İlk olarak ‘aşk’ kavramına, nirengi noktası
inanç ve iman olan bir hareketin tamamen dışından, seküler sığlıkla bakmayı
tercih eden bir film Selam. Bu durum, hem haksızlık hem de vebal gibi geldi. Dünyanın
dört bir yanında bin bir cefa, çile. ıstırap ve hasret ile yapılan hizmetlerin temel
motivasyonu olan ‘ilahi aşk’ı, son derece sığ (üstelik bu sekülerleşme de ciddi
zaaflar içeriyor) ve beşeri bir alana
kaydırarak hem hizmete büyük haksızlık ediyor, hem de negatif bir örneğin
altını kalınca çizerek, adeta meşrulaştırma girişiminde bulunuyor.
Dahası; bu aşk, klasik olarak işlenilen bir aşk da
değil; üçlü bir aşktan bahsediyor film. Avantür tarzın –tabiri bağışlayın- ‘iki
köpek bir kemik’ olarak kabataslak ifade ettiği kadim çatışmayı filmin
merkezine oturtmayı deniyor. Selam’da her şeyin önüne geçirilen aşk üçlü bir
aşk, yani; “sevdiğim başka, sevenim başka” arabeskliğinden başka bir şey değil
ne yazık ki!
Bu aşk üçgenini çizerken, hizmete bir de kötülük
ediyor Selam. Temel motivasyonu uhrevi parametreler olan hareketi, nefsanî
hislerine alet eden bir karakteri hikayeye dahil ederek olağanlaştırıyor.
Açıkçası bu hem haksız, hem de çok riskli bir durumdur. Bilmem kaç kurban
vererek sevdiği kızın yanına gitmek isteyen genci, hikayenin sonunda neye
dönüştürürseniz dönüştürün, akılda başka şeyler kalabiliyor; mesela, Kimse Yok
Mu’ya 100 kurban bağışla, aşık olduğun kızın yanına götürsün seni! Bakınız şu
cümleler bir sözlükten alındı: “Kimse Yok Mu derneğini miydi filmdeki, 100
kurban daha bağışlayınca zengin bebesi Berkecan’ı hoşlandığı kızın yanına
yolladılar, demek ki hayır derneklerinde de rüşvetle istenilen şey
yapılabiliyormuş mesajı veriyor.”
Kaldı ki bu "müptela aşık" arketipi de
sorunlu ve yapmacık. Seyirci bu nefsanî istekli gencin, dünyevi aşkına,
bırakınız saygı duymayı gülüyor sadece!
İyi ve kötü karakterize edilirken de hem
dikkatsiz hem çok kaba bir dil kullanıyor film. “İyiler neden iyi, temel
motivasyonları nedir?” gibi bir derdi olmadığı gibi, kötüler de öylesine kötü,
hiçbir gerekçelendirme, sebep yerleştirme çabası yok filmin. Böyle olunca,
himmet toplayan kadın da, buna karşı çıkan baba da havada kalıyor, kaba bir
arabesk figürü gibi duruyor.
Filmin dramatik dili de çok iptidai, ilkel ve
neredeyse mizaha kaçacak türden. Pek çok sahnede seyircinin kahkaha atması çok
muhtemel… Artık günümüz seyircisi çok kaliteli yabancı filmleri de
izleyebiliyor, dolayısıyla yaptığımız filmlerin dil ve estetiğinin onlar kadar
olmasa da en azından onlara göre komik sayılabilecek bir seviyesizlikte
olmaması lazım. Keza dramanın yine temel özelliklerinden olan ‘Söylediğini
gösterme, gösterdiğini söyletme’ kaidesi neredeyse paramparça ediliyor.
Seyirciye tabiri caizse ‘aptal’ muamelesi yapılarak (söz gelimi beyazların arabasına
almadığı için çocukları ölen zenci aile) aynı mesaj neredeyse 6-7 kez veriliyor
yine de doymuyor film. Biz Afrikalı ailenin dramını gözlerimizle görmüşken,
bunu tekrar tekrar söyletmenin mantığını anlamak mümkün değil. Afganistan’daki
aç çocukların durumu da çok farklı değil.
Bununla beraber, anlatılmaması gerekeni
defalarca anlatan film, anlatılması gerekeni yarım yamalak ortalık yerde
bırakarak pek çok noktada algı eksikliğine de sebep oluyor. Bosna hikayesindeki
öğrencilerin esas meselesini, biz mevzuyu dışarıdan bilmesek, anlamak mümkün
değil sanırım. Nehirde boğulan öğretmenin hikayesi çok meşhur olduğu için daha
bu sahnenin ikinci dakikasında öykünün gidişatını biliyoruz. Köprü üzerinde
çocuğa didaktizm şahikası konuşmayı dakikalarca yaptırmak, üstelik bunu
telaffuz sorunundan dolayı seyircinin tam anlamaması ciddi bir zaaf.
Film, belli bir omurga hikayeye yaslanmadığı
için parçalı şekilde anlatılıyor ve adeta öykü zıplayarak ilerliyor. Bu hikaye
parçalanmışlığı, filmin sair sütunları da doğru dürüst inşa edilmediği için,
bir süre sonra tamamen dağılıyor. Üç ayrı hikaye, bir ana örgü ile ortak bir
şekilde ilerlemiyor, her hikayenin kendi güzergahı var ancak, üç hikayenin de
hedefi çok zayıf ve yetersiz. Afrika'da ırkçılık önyargısını kırmadaki hizmetin
rolü alabildiğince basite indirgenerek anlatılıyor. Ve maalesef bırakınız
inanmayı 'Gerçek kesit' türünden dramatizasyon seviyesine iniyor durum. Bosna
hikayesi de öyle. Tıpkı Afrika gibi, yaşanmış bir olaya dayanan hikaye,
dramanın doğası gereği daha yükselmesi gerekirken, hakikatin yanında daha da
cılızlaşıyor ve bir yerden sonra tamamen kartonlaşıyor. Afganistan ise, büyük
ihtimalle çekimlerin zor koşullarda yapılmasından dolayı, hem hikayenin
kahramanlarını doğru dürüst tanımıyoruz, hem derme çatma dekorlarla Afgan
halkının temel acılarını bırakınız lineer yansıtmayı, daha da aşağı çekildiğini
görüyoruz.
Üstelik film, hangi konuya ne kadar gireceği
meselesinde de savruk ve kararsız. Hikayeler ile ilgisi olsun olmasın,
neredeyse hizmete müteallik her şeye bir şekilde bulaşıyor ve bir yere bağlamak
gibi derdi olmadan öylesine ortalık yerde bırakıyor: Himmet, hicret, eğitim,
STK, Türkçe Olimpiyatları vs. Hepsine değmeye özen gösteriyor ama doğru dürüst
bir şey de söylemediği gibi, adeta biçer döver gibi başak tarlalarını dümdüz
ederek geçiveriyor. Bunu yaparken genellikle parodi düzeyinden bir adım ötesine
geçemiyor yazık ki!
Oyunculuk konusu ise ayrı bir üzüntü kaynağı.
Elbette filmde rol alan oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yapmayı
denemişler ama korkarım ki, bu yetmemiş. Bosna’da görev yapan öğretmenin
doğallığı dışında oyunculuk yok denecek kadar zayıf. Onu da başarısız bir
boğulma aksiyonuyla nehirde batırıp harcıyor film. Hele Afganistan’daki bayan
öğretmen adeta bir fresk gibi hissiz duruyor. Buna, sponsorlardan temin edilmiş
gıcır gıcır kostümler de eklenince, inandırıcılık neredeyse mümkün olmuyor. Selam,
film dili, anlatımı, içeriği ve oyunculuğu ile 10 yıl önce Samanyolu’nun
yayınladığı herhangi bir dizinin bir bölümünden daha kaliteli değil ne yazık
ki!
Şüphesiz belli bir zihinsel yaklaşımla, böylesi
bir filmin, izleyici profilinin hoşuna gidecek bazı unsurları içermesi
hesaplanmış. Türkçe Olimpiyatları sekansı da böyle bir şey. Ama Allah aşkına,
izlerken göz yaşlarımızı tutamadığımız bu organizasyonu, arabesk bir iki aşık
öğretmenin melodramatik buluşmasına dönüştürmek, biraz vicdansızlık değil mi?
Selam filmi, kanaatimce ecdada da büyük
haksızlık yapıyor. Merhum Meriç, ‘kıtaları atlas kumaş gibi kesip biçerdik,
kelle damlardı kılıcımızdan, cihanda bir biz vardır, bir küffar’ derken
Osmanlı’nın fetih ruhuna değinir. Merhum Necip Fazıl ise, ecdadın kılıcını bir
cerrah neşterine benzetir ve asrın cerahatını akıtmak için zaruri bulur. Durum
böyleyken, fetih ruhunu neredeyse reddederek, ‘siz iyi ki kılıçla gelmediniz’
demenin mantığı çok havada duruyor ve ecdada ciddi haksızlık ediyor bence.
Sadece ecdat da değil üstelik. Efendimiz (SAV) dönemine, Hz. Ali’ye, Hz. Halid
B. Velid’e vs… Hepsine büyük bir haksızlık var Selam’da.
Şüphesiz şunun farkındayız; Kılıç kavramsal
olarak bir karşılığa denk gelir İslam terminolojisinde. Hak ve hakikatin kılıcı
gibi. Risale-i Nur epistemolojisinde hakikatin elmas kılıcını sıklıkla görürüz mesela.
Pek çok uhrevi metinde kılıç sembolik olarak ‘zülumatı yırtıp atan, kesen’
manasında kullanılır. Şüphesiz filme ismini veren ‘Selam’ kavramı da çok
güçlüdür ve hassaten günümüz hizmet anlayışını doğru olarak ifade edip
karşılar. Lakin bir kavramı yücelteceğiz derken, başka ve önemli bir kavramı,
üstelik yanlış anlamlar çıkarabilecek şekilde yermenin, ötelemenin mantığı ne
hizmete ne de İslam anlayışına uyar. Selam, içerdiği anlam ve gündelik kullanım
dolayısıyla kılıca düşmanmış gibi sunulursa son derece riskli neticeler
damıtılır. Bu mantık art niyet taşımıyorsa bile en azından şuursuzluk
içermektedir. Sadece şu Hadis-i şerif bile meseleyi özetliyor: “Bilin ki Cennet
kılıçların gölgesi altındadır." (Buharî, Cihâd 156, 22, 32,112, Temennî 8;
Müslim, Cihâd 20; Ebu Dâvûd, Cihâd 98)
HOCAEFENDİ’NİN FİLME BAKIŞI
Şüphesiz biraz sert gibi görünen bu değerlendirmeye
itirazlar olacaktır. En başta da, ‘sen böyle diyorsun ama Hocaefendi’nin bakış
açısı da belli’ denilecektir.
Önce Muhterem Hocaefendi’nin Selam filmi ile ilgili
değerlendirmesinden bir kesiti aktarayım: “Ben ne filmden anlarım, ne
senaryodan anlarım, ne yapımdan anlarım. Takdir ettiğim yanları oldu.
Öğretmenler, Anadolu insanının o kendisine çok yakışan, numarası kendisine tam
uyan anlayış, düşünce, feragat hissi ve hasbiliğiyle sadece dünyanın bir yerine
değil Afrika’dan Uzak Doğu’ya, oradan Balkanlara pek çok ülkeye gitmişler. O
öğretmenlerimiz farklı coğrafyalarda, farklı anlayış ve kültürlerde yetişmiş
insanları ellerine almış, teknede yoğuruyor gibi yoğurmuş, yumuşatmış ve potada
eritmişler.”
Şöyle devam ediyor Hocaefendi; “Filmin bir sahnesinde Mostar
Köprüsü’nde kavga edip suya atlayan iki çocuğu kurtarmak için kendisini feda
eden öğretmen anlatılıyor. Onu seyrederken gözyaşlarımı tutamadım. Afrika’da
canlandırılan sahneler de böyleydi. Filmde rol alan arkadaşlar da öğretmenlerin
oralardaki fedakârlıkları karşısında büyülendiklerini anlatıyorlar. Oynadıkları
roller onları da büyülemiş. Zira, olan şeyler bir vakıa, bir realite, bir
gerçek…”
Şu kısım ise çok mühim: “Evlerinde duvaklı gelinlerini
bırakıp gidenler oldu. Parmaklarında nişan yüzüğüyle gidenler oldu. Gözü yaşlı
anneyi babayı bırakıp gidenler oldu… “Kaç senedir oradasın?” diye sorduklarım
oldu; kimisi “Hocam, on senedir oradayım!” dedi. İşte bunun alnı değil de ayağı
bile öpülür. “Selam”la gitmiş arkadaşlar.. Tahtalara “selam” yazmışlar. Bu,
esenlik demektir. Laf atsalar bile “Selam!.. Esenlik içinde kalın!” Gelip
çarpsalar bile bir sapan taşı gibi, altın gibi ses verir: “Selam!..” Böyle
gittiyseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, selam size orada kalıcılık zemin ve
atmosferini oluşturur.”
Şu hadisi hepimiz biliriz; "Bir gün İslam Peygamberi
Hz. Muhammed, yakın dostları ile yürürken, yol kenarında bir köpek ölüsü görür.
Ashap "Bu leş Ne kadar pis kokuyor" diye birbirlerine dert yanarlar.
Rahmet Peygamberi ise onları uyarmadan, en kibar üslupla onlara şunu söyler:
"Ne güzel dişleri var!"
Hocaefendi’yi Hocaefendi yapan şey, en kötü manzara
karşısında bile güzeli görüp ön plana çıkarmasıdır. Hele hele hizmet mevzuunda
alabildiğince hassas ve rikkatli olduğu hepimizin malumu. Kaldı ki, fikirlerini
beyan etmeden önce özellikle vurguladığı ‘Ben filmden anlamam’ hususu önemli.
Elbette bizlere film ile ilgili olumlu kanaatleri
aktarılacaktır, ancak tahminim o ki, Hocaefendi de filmde bizim derinlemesine
yaptığımız analize yakın analizleri yapıp, sakıncalı yönleri belirttikten sonra
filmin anlatmak istediği mesajı hususan ön plana çıkararak, büyüklüğüne ve
hassasiyetine yakışan bir bakış açısı göstermekle beraber, filmin izlenme odağı
hakkında da ciddi fikir vermektedir.
Evet. Selam filmi tüm negatif hususlarına rağmen, çok önemli
bir meseleyi ele almaktadır. Zaten filmin zayıf ve yanlış yönlerini ‘ne de olsa
bizimkilerin filmi görmezden gelelim’ demeden ele almamızın temel nedeni de
budur. Parmaklarındaki nişan yüzüğünü bırakıp, gözü yaşlı anne babayı bırakıp
gidenleri dünyevi bir aşk uğruna günlerini gecelerini bitirip tüketen birileri
olarak göstermek bu davaya –en hafif ifadeyle- haksızlık etmektedirler. Üstelik
bunu ‘film olduğu için böyle’ gerekçesine sığınarak yapılması büsbütün
insafsızlıktır.
Dikkat buyrulursa Hocaefendi filme övgü dizmiyor, filmden yola
çıkarak hizmetin yaşanmış hikayeleri karşısında göz yaşı döküyor, hisleniyor ve
iltifatlar ediyor.
Hasılı durum şudur; Fethullah Gülen Hocaefendi, büyüklüğüne,
temel karakterine, önderliğine ve farklı olan bakış açısına göre söylüyor,
konuşuyor ve tespitlerde bulunuyor. Burada en ufak bir yanılgı, yanlışlık ve
terslik yoktur. Bizim işimiz ise farklıdır. Fethullah Gülen öyle olduğu için
Hocaefendi’dir, biz ise böyle önümüzdeki film kimin olursa olsun, hak ve
hakkaniyet hudutlarını aşmadan işin gereğini yazmak zorunda olduğumuz için
böylesi yazıları istemeden de olsa kaleme alıyoruz.
Ve meseleye bakışımızda şöyle bir farklılık var: Muhterem
Hocaefendi, -Allah u Alem- bu tür filmlerin en azından bir ilk adım olarak
önemli olduğunu, daha kaliteli yapımlar için öncül olması bağlamında mühim
buluyor. Oysa şahsen, bu tür olumsuz tabloların, özellikle konuyu tükettiği
için, ondan sonraki filmlerin de önünü tıkadığına inanıyorum. Yani Selam, ele
alıp hakkını veremediği pek çok konu, hikaye ve kahramanı maalesef harcamıştır.
Kendisinden sonra çekilecek benzeri filmlerin işini daha da zorlaştırmıştır.
İspanyol oyun yazarı Juan Mayorga’nın ‘’El Chico de la ultima
fila’’ isimli eserinden epey farklılaştırılarak senaryoya aktarılan ve Fransız
yönetmen François Ozon’un kendine has yöntemiyle filme çekilen Dans La Maison
(Evde), hayal-gerçek, sınıf mücadelesi, anlatma-dinleme ve insan bilincinin
oynayabileceği oyunların boyutunu gösteren etkileyici bir film. Evde, klasik
bir kurmacanın oluşum evrelerini uygulamalı olarak gösterirken, yazılanın
yaşanandan ayırt edilemeyecek noktalara nasıl gelebildiğini de çarpıcı şekilde
gösteriyor. Evde, Fransız sinemasına dair herkesin zihninde oluşan ‘sıkıcı’
şablonunu kırabilen nadir filmlerden biri.
Sıradan bir Fransız lisesiyle açılıyor film: Gustave
Flaubert Lisesi. Ve bizde de yakın zamanda tartışması yapılan okullarda üniforma
meselesiyle başlıyor hikayesini anlatmaya. Edebiyat öğretmeni Germain, üniformayı
bir eşitleme aracı olarak görüyor. Sonra, günün gençliğinden şikâyetler ve
öğretmenin gözünden giderek daha da çürüyen bir jenerasyonun görülüp acı çekilmesi.
Mevcut cehaletten daha kötü olan şey, bu durumun gençliğe hakim olması, yani
geleceğin cahilliği!
Hayat kendi sıradanlık ve sıkıcılığıyla akarken bir ev
ödevinden bir yaşanmış hikayesini okuyunca ilginçleşiyor mesele.
Çocuk, kendisinden daha üst sınıfta bir aile mensup
arkadaşının evine yaptığı ziyareti ironik bir dil ile anlatıyor. Nedense
öğretmen ödevdeki gerçekçiliği rahatsız edici buluyor. Aslında metindeki
realistliğin adını tam koyamamanın bir sıkıntısı var, lakin bir süre sonra
merak hissi bu ad koyuş meselesinden bir adım öne geçiyor. Çocuk bir röntgenci
edasıyla metinleri kaleme alıyor ve öğretmen galerici eşiyle ortak olmaya
başlıyor bu röntgenciliğe.
Evde, çok derinlerde olmayan bir sınıf meselesine de dokunuyor.
Aslında mesele basit, Claude (ismi bu çocuğun) ait olmadığı
bir toplum katmanında sürekli olarak kalabilmek için kendi zihninde, çok fazla
ayrıntıya inmeden bir tasvir oluşturuyor ve orada yaşamaya devam ediyor bu
şekilde.
İşin bir de kompozisyona konu alan aile ilgili boyutu var.
Claude, yazılarla kendini eklemlediği ailenin sadece mevcut yapısı ve
durumundan bahsetmez. Onların hayalleri, arzuları ve geleceğine dair çıkarımlar
da yapıyor. Onlara adeta bir kader çizmeye başlıyor. Çocuğun tehlikeli
olabileceğini düşünüyorlar, bu kadar aykırı bir veledin psikolojik sorunu
olabilir elbette!
Mesele öyle bir hal alıyor ki, edebiyatçı koca ve onun
galerici karısı, evde bu gencin yazdığı metinleri adeta bir drama izliyormuş
gibi okumaya başlıyorlar. Genellikle arkalı önlü sayfadan oluşan metinlerin
hepsi şu cümle ile bitiyor: Devam edecek! Bir gözetleme tefrikasını dönüyor iş.
Sonunda kadın işin künhüne varıyor; ‘sen edebiyat öğretmek
istiyorsun ama asıl bize ders veren o!’
Bu durum böyle devam ederken bir soru da zihinlerini işgal
etmeye başlıyor: Bu çocuk anlattıklarının ne kadarını uyduruyor? Ve mesele daha
da çetrefilli hale geliyor, zira edebiyat ödevlerinin içindeki kahraman sayısı
artıyor zaman geçtikçe. Hadise, basit bir hayat röntgenciliğini aşıp, küçük
dozda da olsa gerilim içeren tehlikeyi ve patetik bir oyuna dönüşüyor.
Diyalogların zekice olması, seyir sadakatini hep yukarıda
tutuyor film. Buna ilaveten hikayenin ortalarında bir noktadan sonra hoca (ki
bunu hep reddediyor öğretmen) ile talebe arasında rol değişimi oluyor. Kırılma
noktası ise gencin, kendisine yazı ile ilgili tavsiyeler veren hocasına sorduğu
şu soru: ‘Bu kadar çok şey biliyorsunuz, peki siz neden yazmıyorsunuz?’
Bu soru, aslında entelektüel olarak geçinen, ancak ait
oldukları sınıfta tutunabilmek için türlü mücadeleleri ve birbirleriyle de
gizliden gizliye yaşadıkları çatışmayı sürekli bastıran karı/koca için kaynama
noktası oluyor. Çiftin hayatlarındaki gedikleri ortaya çıkarıyor bu macera ve
belki de tekrar düzeltemeyecekleri kırılmalara neden oluyor.
Film, genç bir yazar için yol haritası denebilecek bir özelliğe de sahip. Bir drama oluşumunda kilometre taşları ve temel çatışmalar vs. gibi.
Dans La Maison- Evde’nin bir de sınıfsal derdi var elbette.
Sorunun temel kaynağı olan çocuğun işçi sınıfından olması, ancak sahip olduğu
yetenek ve zeka ile daha üst hayat katmanını istediği gibi evirip çevirmesi
yönetmen Ozon’ın bilinçli bir tercihi. Filmin başında şemsiye konumundaki
öğretmenin küçük burjuva hayatı, film boyunca alt sınıf ile beraber otopsi
masasına yatırdığı orta sınıf, hikaye ilerledikçe birbirinden rol çalıyor ve
kontrolün sınıf farkına çok bakmadığını, gelişmelerin en çok hasar verdiği
hayatı, en üst hayat yaparak bir tür gizli haz da alıyor.
İyi bir hikaye oluşturma süreciyle ilgili orta karar bir
‘Workshop/Atölye’ yönü de olan Evde, her ne kadar ‘devam edecek’lerle işin
ucunu açık bırakıp, seyircinin merak heybesine sığınsa da, tıkandığı anlarda,
kurgulanan ‘hikaye içindeki hikaye’ye yeni kahramanları dahil ediyor. Bu
noktada bir sınır genişlemesi –ya da ihlali- yapıyor yönetmen. Öğretmeni, eşini,
hatta bir ara hiç görmediğimiz Çinliyi bile işin içine katarak fantastik sahaya
çekiyor sıkıntıları aşmak için. Doğrusu işe yarıyor ve işliyor bu yöntem.
Yer yer (başta Hitchcock olmak üzere) klasik gerilim
filmlerinden tatlar da barındıran film, elbette bu konuda söylenecek olan
söylenmiş, çekilecek olan çekilmiş olduğu için yeni bir şey yapmak iddiasında
olmaktan ziyade, mevcut hazineyi akıllıca kullanıp, bunda başarılı oluyor.
Film, bir noktadan itibaren ‘anlatılanların gerçek kısmı neresi?’ sorusuyla
kelimelerin ördüğü bir tür akıl oyununa dönüşüyor. Bu noktadan sonra, kim,
kimin zihnine etki edip yönlendiriyor karışıyor.
Dans la masion, ortasından itibaren fantastik bir dili de kullanamaya başlıyor. Üstelik ciddi bir tıkanıklıktan dolayı yapmıyor bunu.
Neredeyse tamamı zaaflı karakterlerle örülü bu yolda,
manipülasyon hakkını sonuna kadar kullanırken, edebiyatın tasvir gücüne
yaslanan film, insanın her türlü marjinal savrulmaya müsait olduğunu da ikna
edebildiği seyirciyi göstererek kanıtlıyor.
Filmin beni etkileyen yönü, çocuğun yazdığı ödevlerdeki
tasvirin etkileyiciliği oldu. Dikkat buyurun, büyük yazarlara has mükemmel tasvirlerden
bahsetmiyorum. O yaşa ait olduğu yadırganmayacak derinlikte etkileyici
metinler. Bir de, yazıyı bahane ederek birçok büyük yazara gizli/açık
göndermelerde yapılması ve pek çok klasik kitabın konuyla ilintilendirilerek
kullanılması çok hoştu.
Evde, edebiyat denen bazen son derece tehlikeli sulara
dönüşebilecek bir alanın gizemli çekiciliğine yaklaşmak isteyen, gerilimi her
dakika tırmanan, yazmak kadar okumanın da ne tür bir haz olabileceğini ve insan
kimyasını nasıl deforme edebileceğini gösteren bir film. Tıkandığı anlarda
sinemanın kendine has çözümleriyle ilerlemesi bir yana, neticede tek boyutlu
bir çözülme ile yakaladığı iyi damarı büyük oranda heba ediyor ne yazık ki!
Söylediği en önemli şey ise; şahit olmak da bir vebaldir ve sonuçları olur!
Ünlü Fransız eleştirmen Melchior de Vogue (diplomatlık,
antropologluk, oryantalistlik gibi daha pek çok kostümü de vardır) –ki merhum
Cemil Meriç, Vogue için ‘Rus romanının Kristof Kolomb’u’ der- 1892’de kaleme
aldığı ‘Rus Romanı’ isimli kitabında şöyle yazmıştır: “Romanı zevk için okuruz
umumiyetle, hastalanmak için değil. ‘Suç ve Ceza’yı okumak, kendini isteyerek
hasta etmektir. Kitabı okurken, daima bir ruh sancısı duyarsınız. Her kitap,
yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir
korku aşılamaya çalışır; biz de ya kayıtsızlığı-mızla karşı koyarız ona, ya
aklımızla. ‘Suç ve Ceza’da yazarın dehşet verme kabiliyeti, orta bir
hassasiyetin dayanamayacağı kadar büyük. Ürpertici eserlerin en tanınmış
ustaları, bir Hoffmann, bir Edgar Poe, bir Baudelaire, Dostoyevski’ye kıyasla
birer göz boyayıcı, birer edebiyatçı… ‘Suç ve Ceza’, ‘Macbeth’ten beri yazılan
en derin suç psikolojisi etüdü.” Cemil Meriç ise bu tespite, şu tepkiyi verir:
“Doğru ama insanı tanımak böyle bir üzüntüye değmez mi?”
Hem Vogue, hem de Meriç hiç de haksız değildir. Nasıl
olsunlar? Meriç, ‘Bu Ülke’de ‘Suç ve Ceza’ ile ilgili şu notu düşer: “Dosto,
ıstırabın romancısı. Istırabın, isyanın, merhametin ve şuuraltının…
Raskolnikov, fahişe Sonya’nın önünde eğilirken ‘Senin önünde değil, acı çeken
bütün insanlığın önünde diz çöküyorum.’ der. Suç ve Ceza, insan ruhunun
uçurumlarını, mağaralarını, dehlizlerini tarayan bir kitap…”'Suç ve Ceza'
şüphesiz yukarıda bahsi geçen övgü ve tespitleri layıkıyla hak eden bir kitap.
Okuduğum zamanki bilinç seviyem mi, yoksa dünyaya Dostoyevski gibi
bakamadığımdan dolayı mı bilemiyorum, Raskolnikov ile belli bir ruhani temas
sağlayabilmeme rağmen bazı şeyleri anlamakta epey güçlük çekiyordum.
Zorlanıyordum, zira romanı anlam ummanının bitimsiz alanına çeken o kırılma
anı, cinayeti işleme sürecini ve cinayet kararı alındığı anı anlamak mümkün
değildi benim için. Edebiyatla içli dışlı olup, dramanın temellerine dair
birikim yaptıkça bırakınız bu sorunun cevabın almak, izahta gittikçe zorlanmaya
başladım. Tefeci kadının kanına niye girmişti Raskolnikov? Cevabı, yıllar sonra
keşfedeceğim başka bir ummanda bulacaktım: Cemil Meriç. Bu Ülke’de suça ve
suçluya bakış açımı kökünden sarsıp, değiştiriyordu merhum: “Yaşadığımız
dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara
tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir;
insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi
işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten
dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım.
Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun
koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü
ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları
çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir
hakikatin, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söyleyecek
sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.”
Bu cümleler, sadece bir roman çözümlemesi için elime ulaşan
tahlisiye simidi olmadı, aynı zamanda Dostoyevski başta olmak üzere, anlamakta,
kendime izahta epey zorlandığım birkaç yazarı daha idrake vesile olmuştu.
Tam da bu noktada azıcık sakinleşip, yazarın hayatına genel
bir bakışta bulunmazsak, birazdan yazılanları anlatmak ve anlamak
zorlaşacaktır.
Kimdir bu Fyodor
Mihayloviç Dostoyevski?
11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da doğdu. Babası Yoksullar
Hastanesi'nde çalışan eski bir ordu cerrahı, annesi de bir tüccarın kızıydı.
Dostoyevski'nin çocukluğu, zorba ve sarhoş bir babayla hasta bir anne arasında
geçti. On altı yaşındayken annesini kaybetti Dostoyevski. 1837 yılında
Petersburg Askeri Mühendislik Okulu'na girdi. O sıralarda özellikle şiddet ve
cinayet konularını işleyen kitaplar okumaya başladı. Okulu bitirdikten bir süre
sonra, edebiyatla uğraşabilmek için askerlikten ayrıldı. Daha sonra büyük bir
trajedi yaşadı ve babası, köylüler tarafından öldürüldü.
Sonra gelen parasızlık ve sefalet günleri… Bunun üzerine bir
de Sara hastalığı. Nereden bakılırsa bakılsın zor ve buhranlı bir hayat.
1846'da(25 yaşında) ilk romanı
‘İnsancıklar’ yayımlandı. Çarlık rejimine karşı siyasi toplantılara katıldığı
için tutuklandı ve kurşuna dizilerek idam edilmesi yönünde karar çıktı. Son
anda çıkarılan çarlık fermanı ile cezası sürgüne çevrildi. Sibirya'nın Omsk
bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıl askerlik hizmetine
çevrildi. Büyük eziyetler, yokluklar yaşadı, akıl almaz işkencelerden geçti,
ağır işlerde çalıştırıldı. Mahkûmiyetinin son yıllarını bir askeri inzibat
taburunda geçirdikten sonra 1857'de çocuklu dul bir kadınla evlendi; ancak bu
evlilik mutluluk getirmedi.
Bu yıllar, yazarın ruhunda onarılmaz derecede derin izler
bıraktı. 1862 yılında yayımlanan ‘Ölü Evinden Hatıralar’, yazarın mahpus hayatının canlı bir
anlatımıdır. Bu arada kardeşi ile birlikte önce Vremya, sonra da Epoha adlı
dergileri çıkardı. Tüm eserlerinin anahtarı olan Yeraltından Notlar (Zapiski iz
Podpolya), 1864 yılında yayımlandı. Suç ve Ceza (Prestupleni i Nakazani-1866),
Kumarbaz (İgrok-1867), Budala (İdio-1868), Ebedi Koca (Veşnı muzh-1870),
Ecinniler (Besi-1872) gibi muhteşem eserler birbirini izledi.
Burada bitmiyor hikaye. İlk karısının ölümünden üç yıl sonra
1867'de evlendi. Kumar tutkusu nedeniyle karısıyla ülkesinden ayrılarak
Avrupa'nın kumarhanelerini dolaştı. Bir kızı oldu, tam mutlu olacakken onu
kaybetti ve bu ölüm Dostoyevski’nin ruhunda gençliğinde yaşadıkları kadar büyük
bir hasara neden oldu. Delilik ile arasında incecik bir zar kalmıştı
sanki! 1875'te Delikanlı (Podrostok),
1876'da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik pisatelja) ve 1879'da Karamazov Kardeşler
(Brat'ja Karamazovı) adlı yapıtları yayımlandı.
9 Şubat 1881'de Petersburg'da öldü.
Yeraltından Notlar’ı okurken ya da izlerken, yazarının
psikolojik roman akımının en büyük temsilcisi olduğunu, romanlarında çevre ve
olay tasvirinden ziyade insan düşünceleri, ruh halleri ve tüm bunların
psikolojik/fizyolojik sıkıntı ve sonuçlarını konu edindiğini bilmek gerekiyor.
İş bu nedenle Dostoyevski romanlarında hep marazi tiplere; hastalara,
suçlulara, asilere, sadist ve aşağılanmışlara sıklıkla rastlanır.
Yeraltından Notlar, Dostoyevski’nin hayatını ve kitaplarını
anlamak için bir anahtar işlevi gören romanıdır. André Gide, Yeraltından
Notlar’ı, Dostoyevski’nin yazarlık hayatının zirvesine ulaştığı, onun bütün
eserlerinin kilit taşı olarak görür. Dostoyevski, aslında uzun bir monolog olan
bu yapıtında; bize bir yanda düşkün, alçakgönüllü (bu alçakgönüllülüğü,
iğrençlik bataklığına gömülüp bundan zevk almaya vardıracak kadar), öbür yanda
da kibirli (kibri, hayatı mahvetmeye vardıracak kadar) hasta ruhlu, karşıt
duygular içinde gidip gelen bir insanın öyküsünü anlatır.
Roman kahramanının patolojik halleriyle Dostoyevski’nin
hayatı arasında bazı paralellikler vardır. Sürgün hayatı sürerken, kardeşine
yazdığı mektupta şöyle diyecektir Dostoyevski: “Mişa, bunun için kızma bana
sakın, düşün ki yapayalnızım, fırlatılıp atılmış bir taş parçasıyım sanki.
Öteden beri karamsar, hasta, alıngan huyluyumdur. Bütün bunları düşün ve
sızlanışlarım haksız, aklıma gelenler de saçma ise bağışla beni!”
Yeraltından Notlar, bu bağlamda bir benlik çözümlemesidir.
Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da kendini ve kendi gibi hafakanlar içinde
boğuşan ruhların öyküsünü kaleme almıştır. Elbette ki yazılanlar tamamıyla
hayaldir, bir yazarın zihninin ürünüdür.
İki ana bölüme ayırabileceğimiz romanda, ilk kısım daha çok
ürkütücü gevezeliklerle bezelidir. ‘Yeraltı’ adını taşıyan bu bölümde,
kahramanımız kendini ve düşüncelerini anlatırken, toplumda neden bulunduğunu,
bulunmasının niçin kaçınılmaz olduğunu sanki açıklamak ister gibidir.
İkinci bölümde (Sulu Sepken Üzerine) ise muazzam bir
katastrofa ile birtakım olaylar anlatılır. Buradaki bazı anıların gerçek
olduğunu yazarın hayatından biliyoruz.
Sahnedeki Yeraltından
Notlar: Bilincin her türlüsü acı verir!
Daha önce (2006) Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmişti
eser. Payidar Tüfekçioğlu’nun performansı unutulmazdı. DT’nin büyük bir başarıyla sahnelediği oyun,
yaklaşık 20 kişilik güçlü bir kadro ile perdelerini açıyordu. Bu, romanın tüm
sıklet ve yıpratıcılığının paylaşılması demekti.
Orijinal metne oldukça sadık kalınan o oyundan sonra Zeki
Demirkubuz’un önceki yıl filme aldığı Yeraltı ise serbest bir uyarlamaydı.
Demirkubuz, kendi zaviyesine göre çekip aldığı sekansları, kendi ürettiği
birtakım eklemelerle bütünleştirmiş, doğrusu çok başarılı olmuştu.
Nadir Sarıbacak, her ne kadar ismini Uzak İhtimal filmindeki
başarılı oyunculuğuyla duyurduysa da, tiyatronun içinden gelen bir aktör.
Öğretmenlik lisansından sonra tiyatro alanında yüksek formasyon alan oyuncu,
2002’de başlayan bir tiyatro kariyerine de sahip. Bu anlamda hem mektepli, hem
alaylı bir arka planı var.
Sarıbacak, son olarak sahnelediği tek kişilik gösterisinde
Yeraltından Notlar gibi, her babayiğidin cesaret edemeyeceği ağır bir yükün
altına giriyor. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ağır ve yıpratıcı bir eseri
tek başına yüklenmek, başlı başına bir cesaret işi.
Eserin kahramanını ete kemiğe büründürüp, üstelik
bunu güncel ve yerel dokunuşlarla Türk izleyicisine yaklaştırabilmek gibi zor
bir yönü de var Yeraltından Notlar isimli tek kişilik oyunun. Bir mayıs böceği
gibi, sayfaları çevirdikçe büzüşüp, kendi içine kapanan bir karakter var
karşımızda. Ve bu büzüşme esnasında daha sivrileşen dil ve doğrudan hedef
alınan insan…
Biliyoruz ki, her metin/tekst/replik yüklü olmak zorunda
değildir. Dostoyevski’nin tarzından kaynaklanan bir ağırlığı var zaten
cümlelerin. Nadir Sarıbacak, oyunun ilk bölümünden başlayarak gittikçe yükselen
bir ivme ile canlandırdığı karakteri ve anlattıklarını o kadar sahicileştiriyor
ki, yazara ve kitaba hakim olma oranında tat bırakıyor seyircinin zihninde.
Kostüm ve aksesuar açısından son derece mütevazı bir oyunla
karşı karşıyayız. Bir sandalye, bir şişe ve bir flütü destekleyen birkaç parça
giysi. Ki bu giysi meselesinde bir de hoşluk var. Oyun, flütü adeta
yabancılaşma efekti gibi kullanırken, kravat/şal paradoksunu ‘dördüncü duvarı
yıkma’ (Breaking fourth Wall) olarak kullanıyor.
İlk bölümdeki tedirgin edici duruş, bireysel ve yıpratıcı
gevezeliklerin, güçlü bir oyunla izleyiciye aksettirilmesiyle, herkesin
içindeki o karanlık noktaya doğru yaklaşılmasıyla etkinliğini artırıyor. Karşıt
hisler arasında mekik dokuyan bir dengesiz olan karakter, adeta bir romanı
sayfa sayfa çevirir gibi içine çekiyor izleyeni. Ve bir anda mutluluğun
korkutucu yüzüyle karşılaşıyoruz oyunda.
İtiraf etmek lazım ki; böylesi hırpalayan, yıpratan bir
metnin, daha önce Payidar Tüfekçioğlu gibi usta bir isimle, belirli bir noktaya
konulan çıtanın aşılabilme sorunsalı ve Yeraltından Notlar’ın anlatıcısının
ağırlığını tek başına taşıyor Sarıbacak.
Sıklıkla aldığı kahkaha reaksiyonu bazı anlarda kimilerini
endişelendirse de, izleyicinin klasik stand-up alışkanlıklarından
kaynaklandığına inandığımız bu durum, oyuncunun ustalığıyla hemen kendi alanına
geri dönüyor ve fazla zedelenmeden seyrine devam ediyor.
Özellikle ikinci perdedeki yemek sekansı usta aktörün oyun
gücünü adeta tepe noktaya taşıyor. O ne muhteşem bir ritim, o ne şahane bir
kişilik değişimi trafiğidir!
Kalp, insanın en karanlık noktasını saklayan
organıdır. Dostoyevski bu karanlık noktaya doğru yolculuğu ele alır Yeraltından
Notlar’da. İlk perdenin sonuna doğru başladığı hikâye anlatıcılığı, ikinci
perdenin ortalarında zirve yapıyor ve zaman/mekândan koparıyor Nadir Sarıbacak.
Son derece yıpratıcı bir kimlik sorgulamasını, aynı
yıpratıcılıkla iki saat boyunca seyirciye azami ölçüde hissettiriyor başarılı
oyuncu. Bir kere zaten yeterince zeki ve hınzır olan kaynağa yakın bir zekâ ile
yaklaşıyor tekste Sarıbacak. Kahramanın sürekli değişen ruh hali, seyircinin
algısıyla adeta oyun oynayan tavrı bazı noktalarda neredeyse ürkütücü boyuta
ulaşıyor. Oyunun isimsiz kahramanının kusursuz zekâsı, asi ve fevri iradesiyle
sürekli taş koyan yapısı, galiba ancak bu kadar net ve gerçekçi çizilebilir.
Sadece metnin iyice işlenip, olağanlaştırılması değil, bu girift ve kararsız
karakterin gizemi, aksiyonu ve yer yer ele avuca sığmazlığı bazı anlarda baş
döndürücü sınırlara dayanıyor. Oluşturduğu karakter ile kurduğu bu yakın temas,
Nadir Sarıbacak’ı seyirci karşısında üstün bir konuma itiyor ve tiyatronun
ruhunda olan o yakın teması büyük bir başarıyla sağlıyor aktör.
Zorlu, can yakıcı, zihnin istiap haddini aşan, kontrolü zor
ve tehlikeli bükümleri olan bir oyun Yeraltından Notlar. Cemil Meriç’in dediği
gibi bitirebiliriz: “Ama insanı tanımak tüm bunlara değmez mi?”
Maalesef –nice zamandır- televizyondan dizi
izleyemeyenlerdenim. Bunun baş sebebi elbette ki televizyonlarımızda yayınlanan
dizilerdeki genel kalitesizlik olmakla beraber, reklam yayınlarının da
durumudur. Açıkçası, neredeyse dramın etkisinden kopacak kadar uzun ve
gürültülü reklam dilimleri seyir zevkini perişan etmekle beraber, zaten –istisnalar
elbette ki vardır- mevcut olan genel kalitesizliği büsbütün kirleterek
uzaklaştırdı beni.
Buna rağmen, yeni olan her diziye bir umut sarılıp, en
azından bir bölümünü internetten filan izlemeye gayret gösterenlerdenim. Bu
bireysel vahim durumuma aykırı düşen tek dizi Osmanlı Tokadı oldu. TRT
ekranlarında yayınlanan dizinin ilk bölümünü internetten izleyince, bütün
açmazları (birazdan izah edeceğim sıkıntılar) ve olumsuzluklarına (esinlenme
olması) rağmen, devamını da –yine internet aracılığıyla- izlemeye gayret ettim.
Açıkça ifade edeyim ki, TV kanallarının çok matah bir şeymiş gibi özellikle
dramalarda birbirine benzemeye çabaladığı bu dönemde Osmanlı Tokadı yeni bir
renk ve tat vaat ediyordu.
Ve fakat sonda söyleyeceğimi en başta ifade edeyim ki, yine –çok
büyük olmasa da- hüsran ve hayal kırıklığı yaşadım.
Bir yerli diziden beklenmeyecek kadar büyük ve yüksek bir açılışa sahip Osmanlı Tokadı.
Anlatayım…
Osmanlı Tokadı daha ilk bakışta farklı bir buluş ve bakış
açısıyla yazılmış fantastik bir konsept. Özü şu; İstanbul’un Fethi’nin hemen öncesindeki otağa
odaklanan hikaye, kuşatma ve kahramanlarına yoğunlaşıyor. Tam Fetih emri ile
beraber, yakınlık kurduğumuz iki yeniçeri, Ak Şemseddin Hazretleri’nin
kerametiyle günümüze gönderiliyor. Ve görülüyor ki, fatihler de, Konstantinler de
her dönem var. Dahası, İstanbul hiç de öyle kurtulmuş gibi bir görüntü
vermiyor. Aslında yapılan şey çok anlaşılır ve güzel: pre-modernizm/modernizm
çatışması ekseninde gelenek ile yozlaşmanın komik, düşündürücü kontrastı.
Şahsen, bana sorulsa ben tam tersi bir durumun çok daha
ilginç olabileceğini düşünürdüm. Yani, Fetih’ten günümüze değil, günümüzden
Fetih günlerine gidecek iki karakter çok daha enteresan bir kontrast ve
ilginçliklerle karşılaşabilirlerdi. Zira gelecekten geçmişe ziyaret, geçmişten
geleceğe gelmekten çok daha ilginç ve açılıma müsaittir. Elbette, bizim gibi
yapım işine uzaktan bakanlar için romantik bir faraziye bu. Zira özellikle
ülkemizde dönem draması yapmanın zorluklarını ve yapanların düştüğü sakil
durumları biliyoruz.
Filmin iki önemli ana karakteri tasarlanırken çok özen gösterilmemiş maalesef.
Osmanlı Tokadı’nın en güçlü yönlerinden biri oyuncu kadrosu.
Gerçekten çok iyi ve sağlam bir kadro ile ilerliyor dizi. Her biri çok değerli
oyuncular, hikayeyi oldukça yukarı taşıyor. Keza yönetmen koltuğunda da,
sektörü ve dönem filmlerine uzak olmayan başarılı bir isim var: Mustafa Şevki
Doğan. Bunlar dizinin güçlü yönleri. Bir de zaaf, eksik ve yanlışlıkları var
tabi.
Dizinin iki kahramanı olan yeniçerilerin hem
karakterizasyonunda, hem de oyuncu seçiminde hata var gibi. Elbette ki, mevcut
oyuncular bu sıkıntıları aşmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bunda
oldukça başarılılar. Ancak böylesine bir ikiliyi oluştururken zıtlıklar ve
simetri üzerine yeterince gidememiş senaristler. Bu anlamda oldukça yüzeysel ve
üzerinde düşünülmemiş iki karakter yeniçeriler. Huy ve beden özellikleri
neredeyse aynı iki karakterden etkili mizah çıkmayacağını da maalesef izleyerek
görüyoruz.
Oysa fiziksel zıtlıklar, kişilik tenakuzları üzerinden
gidilmiş olsa; zayıf-şişman, uzun-kısa, geveze-suskun, akıllı-aptal,
güçlü-zayıf vs vs.. Çok daha renkli ve seyir zevki yüksek malzeme çıkabilirmiş.
Bir de dip koçan meselesi var tabii. Sinemaya aşina pek çok
kişi, fikrin aslında çok da özgün olmadığını biliyor. Şüphesiz birebir değil
elbette ancak Osmanlı Tokadı, çıkış noktası itibarıyla Fransızların 1993’te
çektiği Les Visiteurs- Ziyaretçiler’den esinlenen
bir proje. Ziyaretçiler’de 14. YY’da Kral 6. Luis’nin askeri ve üçkağıtçı yancısı derin
bir uyku sonrasında (7 Uyuyanlar’ı hatırlayalım) uyandıklarında her şeyin
değiştiğini görüyorlar. Yaklaşık 6 yüzyıllık uyku sonrasında dünya çok
değişmesine rağmen, tanıdıkları pek çok karakter başka pozisyonlarda kaderleriyle
çakışınca seyirlik bir mizah ortaya çıkıyor. Tutan bu konsept, 5 yıl sonra
devam filmini de getirmişti.
Fransız filmi ziyaretçiler'in iki karakteri, zıtlıklar ve çatışma muazzam.
Ziyaretçiler ile Osmanlı Tokadı çok ciddi bir etkileşim
içinde olmasına rağmen, bize has bazı durumlar ister istemez projeyi etkilenme
alanından uzaklaştırıyor. Elimiz mahkum, zira bizde harf inkılabı denen
paradigmal kırılma ve dilde yozlaşmayı beraberinde getiren ciddi bir süreç
yaşandı. Bırakınız 500 yıl öncenin bir metnini okuma imkanı, 100, hatta 50 sene
öncenin gündelik kullanılan dilini bile anlamaktan maalesef uzağız. Keza
mekan problemi de çok ciddi ve kolay aşılabilecek değil. Herhangi bir Avrupa
ülkesinde bulunan tarihi yapılar ve çevre azami olarak korunarak günümüze
gelmişken, mekan üzerinden trük ve espri üretmek oldukça işleyen bir yöntem.
Aynı durum bizim için geçerli değil ne yazık ki! Bırakınız 500 yıl önceki bir
mekanı kullanabilmek, Sultan Ahmet meydanının 50 yıl öncesini bile kullanmak
mümkün değim…Dolayısıyla geçmişten gelen imajiner
kahramanların yeni bazı donanımlara sahip olması kaçınılmaz. Yani; Fatih sultan
Mehmet Han’ın askerleri, 6. Luis’nin askerlerine karşı daha şanssız!
Yeri gelmişken benim izlerken üzüldüğüm bir ayrıntıya
değinmek isterim. Dizinin ilk bölümünde İstanbul’un fethinden bir gün önce
Büyük Ordugah gösteriliyor. Görsel efekt ile sağlanan derinlikle beraber çok
ciddi bir mekan ve kostüm emeği/masrafı yapılmış. Gelin görün ki, bu zengin
materyal nedense çok kısa sürede kullanılıp bir kenara bırakılıyor. Şahsen yapımcı
adına canım yandı diyebilirim. Bu kadar masraf ve emeğin çabucak kullanılıp
atılmasına bir anlam veremedim.
Osmanlı Tokadı hakkında hepimiz az-çok malumata sahibiz. Dizinin
sıkıntılı yönlerinden biri de ‘Tokat’ metaforuna çok yüz vermemesi. Oysa
dizinin adını koyarak belli bir anlam yüklemesi yapılmış zaten. Hal böyleyken,
ilk iki bölümde ziyadesiyle tercih edilen ağır çekim Martix türevi aksiyon
sahneleri özgünlük boyutuyla bir şey katmıyor yapıma. Bilemiyorum, dizi uzun
ömürlü olursa ilerleyen bölümlerde bu derinleşme sağlanır belki!
Post-Matrix ile Les Visiteurs arasında sıkışıp kalan bir drama: Osmanlı Tokadı
Dizinin en önemli üstünlüğü fena olmayan oyuncu kadrosu. Şimdilik
bu avantajı koltuk değneği gibi kullanarak ilerleyen dizi, neye evrilir tam
bilemiyorum lakin, Osmanlı Tokadı, hoş bir buluşa yaslanan, ilk bölümünde umut
vaat ederken kendini kısa sürede tüketen bir yapım olacak kalacak zihnimde.
Yolları açık, reytingleri bol olsun…
*Deyimi, muhterem hocam İskender Pala’dan arakladım. Pala
şöyle diyor: “Şark kültüründe muhavere-i tebabüliye diye bilinen bir deyim
vardır. Bugünkü dile ‘Babilliler’in Konuşmaları’ diye çevrilebilecek bu deyim,
herkesin birden konuştuğu ve kimsenin kimseyi anlamadığı zamanlar için
söylenir.”
Dizinin teaserlarında Hasan Kaçan yer alıyordu ancak -sanırım, kardeşinin ani vefatı üzerine projeden çekildi Kaçan.
Mecid İntizami (Majid Entezame), ünlü İranlı aktör İzzetullah İntizami'nin müzisyen oğlu. Film müzikleri de yapıyor ama esas özelliği hüznün müzisyeni olması.