4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ne çok acı var!


Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik; sinema yapısı itibarıyla pek çok sanatı içinde barındıran bir tür birleşik ama farklı ve aynı zamanda en genç sanat formu. Resimden müziğe, tiyatrodan edebiyata kadar pek çok alt unsur, pek çok farklı parametrelerle birleşerek oluşturuyor bu sanatı. Ancak bu birleşim kimi zaman yanlış algılarla yanlış kodlanarak zihinlere oturtulmak istenebiliyor. Örneğin kimileri bir filmde sesten ziyade görüntünün, kelamdan ziyade tasvirin önemli olduğuna inanıyor ve bu inanç öylesi bir fetişe dönüşüyor ki, neredeyse ‘iyi film; sözsüz, görüntü ağırlıklı filmdir’ gibi yanlış kabullere yol açabiliyor. Oysa kelam da en az tasvir kadar mühim. Ses de en az görüntü kadar hakiki ve etkileyici. Hz. Üstad, Lemeât’ında zihinde iknaya giden yolu 7 merhaleden kurgular: “Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad…”

Bu nedenle sinemada önce yönetmenin tahayyülü ve bu tahayyülün pratiği, yani tasviridir esas olan. Elbette görsellik mühimdir ama ses ve kelam da en az onun kadar önemli ve gereklidir. Film türlerinde ise izleyiciyi en kestirmeden etkileme ve ikna etme türü belgesel olsa gerek. Hele hele bu belgeseli dramayı iyi bilip icra eden bir isim yapıyorsa, ortaya çıkan eser bir başyapıt olabiliyor.



Alman yönetmen Wim Wenders bu anlamada çok mühim bir isim. Sadece film çekmiyor fotoğraf ve müzikle de ilgileniyor, kalem ile olan ilişkisi pek çok meslektaşını gıpta edirtecek cinsten. Son filmi “The Salt of the Earth – Toprağın Tuzu” ise sarsıcı bir belgesel. Filme geçmeden kahramanı ve aynı zamanda bir “foto-muhabir” olan Sebastiao Salgado’dan biraz bahsetmek lazım. Salgado Brezilyalı bir sanatçı-haberci. Çok acı görmüş, pek çoğunu belgeleyerek tarihe önemli notlar düşmüş bir sanatçı. Ancak hakikat ile yüzleşmenin ruhunda açtığı yaraları yaptığı iş gezisine yönetmen Wenders’i dahil etmesiyle açığa çıkıyor. Toprağın Tuzu yeryüzündeki olağanlaşmış acıları sinema diliyle perdeye taşıyan bir başyapıt bu nedenle. Salgado, iyi bir eğitim almasına rağmen (kendisi ekonomist ve 4 dil biliyor) fotoğrafı ana dil olarak benimseyen insanlardan. 

Bizimle ilgili bir de acı hatırası var. 2000’li yılların başında fotoğraf çekmek için ülkemize gelen sanatçı, bir esnafı çekerken, ‘tezgahın önünü kapatıyorsun’ diye yediği dayağın acısıyla Paris’e kaçmıştı.


Bir fotoğraf saniyenin 250’de biri kadar. Salgado’nun fotoğrafları bu kısacık ‘an-ı seyyale’yi alıp adeta bir hüzün hamuru gibi açıyor ve uzatıyor. Acıların siyah-beyaz formdaki sabitlenişi Salgado’nun yorumları eşliğinde, oğlu Juliano ve Wender’in kamerasıyla film formuna dönüşüyor Toprağın Tuzu’nda. Yeri gelmişken ismin anlamını da söyleyelim; Toprağın Tuzu’ndan kasıt insan. Salgado gibi yetenekler vasıtasıyla bir kez daha anlıyoruz ki aslında her an bir sonsuz demek. Yaşanıp gitmiyor, bir şekilde mahfuz ediliyor. Bahtsızlık çok azını sanatçıların vizörüyle erkenden görebilmemiz. Yoksa kaybolan bir şey yok evrende, yaşanıyorsa.





Film, Brezilyalı yaşlı fotoğrafçının (Artık 71 yaşında) iki saate sığdırılan ama çekimi on yıllar süren bir birikimini izlemek için şahane bir fırsat. Cannes, San Sebastian ve hatta Oscar’da aday olmuş bir belgesel Toprağın Tuzu. Acının can yakan gerçekliğine ve insanoğlunun pek kolay ulaşamadığı güzelliklere ulaşabilmek adına nasıl bir sabır ve enerji harcadığını görmek için bile bu belgesel izlenmeye değer. Üstelik sergilerde ya da kitaplarda sanatçının eserine bakarak duygularını bütünleşik olarak muhataba aktarması pek mümkün değil. İşte sinema bu yüzden güzel ve farklı.


Latin Amerika’nın tarla işçileri, madenciler, çeliş işçileri, tersane işçileri, artık hayvanat bahçelerinde bile görülemeyen nesli tükenmeye yüz tutmuş hayvanların orijinal mekanlarındaki fotoğrafları, traktör kepçeleriyle atılan mülteci cesetleri hareketli görüntü, müzik ve ses eşliğinde izlemek müthiş ve farklı bir deneyim.  Maden dağına tırmanan karınca sürüsü misali işçileri görünce modern insanın çağdaş Firavunlar uğruna nasıl çalıştırıldığını görerek ibret devşirmek ise seyirciye kalıyor. Ve sinema tam da bu yüzden güzel…


Bakış


İnsan bedeni aldığı besinler ile doğru orantılı olarak gelişirken, ruhu da hakikat ve yalana dayalı bir besin programı izliyor. Her hakikat dışı unsur insan ruhunda bir hasara yol açarken, yalan ise karanlığı besleyerek karartıyor ruhları. Ve bu kararma bir süre sonra bedensel komplikasyonlara dönüşüp sirete yansıyor.

Bakışlar örneğin... “Onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz.” diyor Kur’an-ı Kerim (6/110). Hakikat ile olan ilişkisi nispetinde samimileşip, etkili olabiliyor. Aksi durumda ilk kaçış bakışlardan başlıyor. Samimiyet önce gözlerden terk ediyor ruh ve beden gemisini. Yalan filikasına atladığı gibi uzaklaşıyor bakışlar. “Kararı verirken yüzümüze bakamayanlar, bakışlarını kaçıranlar” ifadesinden bunu anlıyorum ben.

Türk Tabipleri Birliği bir süre önce şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.” Hakaret davasıyla yargılanan sinemacı Mustafa Altıoklar ise savunmasında, müştekide narsistik, kişilik bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncesinin olmadığını vurgulayıp şöyle diyordu: “Ben teşbih yapmadım, teşhis koydum.”



Ülke yine seçim sath-ı mailine girdi. Kocaman inşaat duvarlarında, billboardlarda, kısacası hemen her yerde sahte tebessümlerle siyasetçi portrelerine denk geliyoruz yine. Profesyonellerin kurgulamasıyla üretilmiş bir dolu sentetik bakış. Oysa normal hayatta, yaptığımız işlerde, aldığımız kararlarda, verdiğimiz tepkilerdeki bakışlarımızdır aslolan. Afişlere değil hayatın içindeki bakışlara bakmak lazım bu yüzden. Çünkü bakış, ruhun ve bedenin beslendiği kaynakları ele veriyor bir şekilde. Şu tasvir yeterli değil mi: “Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.” (68/43)

Stanley Kubrick 1971 yılında çekti A Clockwork Orange’ı. Otomatik Portakal ismiyle çevrildi dilimize. Endüstri devrimi sonrasında Britanya’da yaşanan ahlaki çöküş ve değerlerin tepetaklak oluşunu anlatıyordu film. Toplum öylesi bir dumurizasyon yaşamıştır ki, iyi ile kötü ayırt edilemez hale gelmiştir. Bir grup proje gencin (artık trol mu desek, ne desek) millete uyguladığı şiddeti resmeder Otomatik Portakal. Filmin kahramanı Alex’in tuhaf bakışını süsler afişi. Bu bakış yabancı değildir aslında.


Aynı yönetmenin ünlü gerilim filmi The Shining – Cinnet’in kahramanı Jack Torrence de benzeri bir bakışta bulunur filmin bir noktasından sonra. Aslında aklı başında efendi bir yazar olan Jack’in bozulması önce bakışlarda başlar. Daktilo başında iken karısına öylesine bir bakış atar ki, zavallı kadın gidişatı hisseder. Daha sonra ise, adeta bir canavara dönüşür Jack ve eline geçirdiği baltayla kendi eşi ve çocuğunu öldürmeye kalkışır. Kocaman Overlook Oteli mutlu bir aile için bir anda vahşi ıssız bir av ormanına dönüşür.


Bir başka ‘Bakıştaş’ kahraman ise yine Kubrick’in savaşı ve şiddeti eleştirdiği Full Metal Jacket filminde vardır. Acemi erlere hayatı zindan eden eğitim çavuşuna isyan edip sonunda balatayı sıyıran kilolu, beceriksiz ve zihni ağır işleyen denizci “Gomer Pyle” tuvalette G3’e şarjörü takar. Belli ki niyeti bozmuştur. “Eğitimde her şey mubahtır” zihniyetiyle enva-i çeşit baskı ve şiddeti meşru gören ağzı bozuk eğitim çavuşunun tehditleri işe yaramadığı gibi tetikler psikolojisi bozuk erin şiddete meylini ve önce çavuşa, sonra kendi kafasına sıkar. İşte son nefesinden önce bu meşhur bakışı atar seyirciye Gomer Pyle.

23 Nisan 2015 Perşembe

Film Tavsiyesi: Moon



Sam Rockwell ismi ilk kez büyük bir rolde karşımıza geldiğinde sene 1999’du ve filmin ismi Yeşil Yol’du. Rockwel iğrenç ötesi tecavüzcü bir katili canlandırıyordu ve ismi de ‘Vahşi’ Bill idi. Sonra benzer mühim rollerde de gördük onu ama bunlar arasında 2009 yapımı bir Duncan Jones filmi olan Moon – Ay bambaşka bir yere sahiptir. Neredeyse tek kişilik olan bu filmi usta oyuncu bir yandan adeta döktürürken, diğer yandan Ay, neredeyse Solaris seviyesine yer yer ulaşan bir derinliğe sahipti.

Hikayesi şöyleydi Moon’un: Astronot Sam Bell, Lunar Industries ile üç senelik bir kontrata imza atmıştır. Sözleşmede gezegenimizi besleyen önemli enerji kaynaklarından olan Helium-3'ü keşfetmek üzere Ay'ın karanlık bir köşesine gönderilmesi yer almaktadır.


Bu meşakkatli görevde yalnızlık artık kaderi olacaktır. Görevi esnasında başına talihsiz bir kaza geliverir. Uydu bağlantısının da kopmasıyla tüm iletişimi kaybeden Sam'i zor zamanlar beklemektedir. Neyse ki Ay'da çekmek zorunda olduğu çile günlerinin sonlarına yaklaşmıştır ve evine dönüp karısına ve kızıyla özlem gidermeye ramak kalmıştır.

Sonunda Sarang üssünden ayrılacak ve bir robot olan Gerty'den başka kişilerle konuşabilecektir. Tabi ki şanssızlıklar Sam'in peşini bırakmaz çünkü bu defa da sağlığından olur. Sam halüsinasyonlar ile beraber hafızasını yitirmeye, oraya nasıl geldiğini dahi unutmaya başlar. Sam o andan itibaren etrafında neler olup bittiğini anlamak için savaşmaya başlayacaktır.

Ay, şaşırtıcı finali ve varoluşa dair çok derinlere inmeyen sorgulamalarıyla da sair uzay klişe filmlerinden sıyrılmayı başaran nadir yapımlardan. 


11 Nisan 2015 Cumartesi

Gül Suyu: Çöp kendini kaldırmaz!


2009 yılında İran’da seçimler yapıldı. Ahmedinejad ciddi bir farkla rakibi Musavi’yi geçti ama seçimlerin şaibeli olduğuna dair ciddi veriler vardı. Ülkemizdeki son seçimlere benzer iddialar ortaya atıldı ve sokak gösterilerinde yine ülkemizde olduğu gibi polis aşırı şiddet kullanarak kan döktü. İran asıllı gazeteci Maziar Bahani BBC’de çalışıyordu ve bu seçimleri takip etmek için bir haftalığına İran’a gitti. Ancak memleketine yaptığı bu yolculuk tahmininden çok daha uzun sürecekti. Bahari, mesleğini yaparken tutuklandı ve her totaliter rejimde olduğu gibi ajanlıkla suçlandı. Onun özgürlüğü için uluslararası çevreler ciddi kamuoyu oluşturup İran’a baskı yapınca netice alındı ve 100 günlük esareti sona erdi. Bahari yaşadıklarını “Then They Came For Me: A Family Story of Love, Captivity and Survival - Sonra Benim İçin Geldiler” ismiyle kitaplaştırınca popülaritesi daha da arttı.

Jon Stewart Amerika’nın en usta televizyoncularından. Siyasi anlamda da sisteme karşı en can yakıcı eleştirileri yapabilen biri. Bir süre önce bir kez ona Oscar sunuculuğu yaptırma gafletinde bulundu sanat camiası ve bin pişman oldular. Zira Stewart’ın dilinin kemiği yoktu. İş bu adam Bahari’nin kitabını filme çekmiş ve naif de bir isim vermiş: Gül Suyu…


Çok orijinal bir şekilde açılıyor film. Ahmet Şamlu’nun kalplere işleyen mısraları eşliğinden koparılıyor güller; “Seni seviyorum, demiş olmayasın diye. / Kalbini koklarlar. / Ah sevdiğim; bunlar tuhaf zamanlar./ Gece yarısında kapıyı çalan kişi / Işığı öldürmeye geldi. / Ki dolapta saklamamız lazım onu…” Senaryoyu da kendisi yazmış ama filmin klasik oryantalist zaafları kadar estetik sıkıntıları da mevcut. Lakin durmuş saat misali doğru gösterdiği noktalar da epey.

Bir kere totaliter rejimlerin coğrafyası ve kültürü ne olursa olsun aynı olduğunun altını bir kez daha çiziyor Gül Suyu. Filmin girişindeki polis baskını ile ülkemizde yaşanan polis baskınları arasında milim fark yok. Keza Bahari’ye sorulan akıl-mantık dışı, komik sorular ile Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca’ya sorulan sorular arasında da. Çehov’dan Teorama’ya, hatta Soprano’ya kadar her şey suç delili olarak toplanıyor. Senaryo yüzünden içeri atılan televizyoncuların olduğu ülkede yaşayan bizler anlamayacağız da kim anlayacak bu absürtlüğü? Filmin yaşanmış bir hikayeden alınması, özellikle bu tür sekansları inandırıcı ve ikna edici kılıyor. Ancak…

Propaganda sinemasının biraz devri geçmiş tarzıyla çekilmiş olsa da; yine de ülkemizdeki muadillerine bakıldığında ciddi ciddi bir ‘film’ Gül Suyu. Vesayeti elinde tutanların yerinde olsam bu filmi bu işleri yaptırdıkları personele izlettirip, hiç olmazsa bu kadarını talep ederdim! Şurası eğlenceli değil mi sizce: Filmde casusluk suçlanan gazeteci, ‘kimin adına casusluk yapıyorum?’ diye soruyor, sorgucunun cevabı şu; ‘CIA, MOSSAD, MIG, Newsweek birini seç…’


Özellikle hücre sahneleri için gerçeküstü anlatıma geçilmesi güzel bir buluş. Kahramanın babasının hayaliyle direnç kazanması ve çocukluğuna yaptığı geri dönüşler de öyle. Stewart bu dili filmin başında yerleştirerek seyircinin yadırgamasını engelliyor. Dolayısıyla Bahari’nin hücrede babasıyla (H. Bilginer canlandırıyor) yaptığı uzun diyaloglara kapıyı baştan aralamış oluyor.

Ancak başaramadığı önemli bir nokta var. Kurban ile kendini sorgulayan arasındaki gerilimi ve etkileşimi seyirciye geçirmekte zorlanıyor yönetmen. Oysa muazzam bir alan var bu ikili arasında derinleşme ve dönüşümü ortaya çıkarmak mümkünken (televizyon dilinin etkisiyle) olabildiğince üstünkörü fırçalarla geçiştiriliyor bu kısım. Oysa filme ismini veren Gül Suyu ve başta aktarılan şiirin de açılımlanması burada mümkün.

Propaganda sinemasının tarihi, sinemanın kendi tarihi kadar geriye dayanır. Özellikle ideolojilerin ve baskıcı rejimlerin eline geçen sanat çoğu zaman büyük yeteneklerin de harcanmasına sebep olur. Rusya sinema tarihine baktığımız zaman pek çok büyük yeteneğin ideolojinin sığ ve kaba çıkarı uğruna tüketildiğini görürüz.


Ancak –kabul etmek lazım ki- özellikle Hollywood bu konuda epey mesafe almış durumda. Bu işi o kadar ustalıkla yapıyorlar ki, kendi kendilerini eleştirirken bile sistemlerini, hayatlarını bir şekilde yüceltebiliyorlar. Bunu hayranlık olarak değil, realite olarak belirtiyorum. Rose Water bu anlamda iki arada-bir derede kalan filmlerden biri. Ne doğru düzgün propaganda filmi olabiliyor ne de yaşanmış bir öyküyü olanca gerçekliğiyle izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Alt metinleri ve klasik trükleriyle tipik –hatta bazen modası geçmiş- propaganda dili kullanabilirken, kimi zaman şaşırtıcı şekilde hakikati anlatmaya soyunuyor. Ancak Amerikalıların, doğudan bir hikaye anlattığı hemen her filminde olduğu gibi “siz gerisiniz, bir ileri ve biz özgürüz” alt mesajı hemen her karesinde sırıtıyor. Bu anlamda dengeleyici unsurlar kullanmaktan çok uzak durmuş Jon Stewart.

Bu tür filmleri net olarak okuyabilmek çok kolay değil. Dolayısıyla yergiyi de övgüyü de dikkatli yapmak lazım çünkü her ikisini de hak ettiği kısımlar var Gül Suyu’nun. Hele hele Türkiye’de yaşayanların filmi izlerken sıklıkla kendi toplumlarını düşünmeleri doğal ve belki filmin amacını aşan bir tevafuk oluyor.


Kimi zaman “Yahu baksana İran’da bile” diyerek ülkemizin geldiği üzücü durumu görebiliyoruz misal. Başkanlık adayları her şeye rağmen TV ekranına çıkıp adam gibi tartışabiliyorlar orada. Bizde artık bu mümkün değil. Vesayetin sahipleri kendi maaşlı personelleri dışında kimsenin karşısına çıkabilecek cesarette değiller. Kimi zaman ise “Vay be, biz de böyle bir ülke olduk” neticesi çıkarıyoruz. Halkı fakirleştirip, yapılacak yardımı bir iyi yönetim şekli olarak göstermek mesela. Ya da, kendilerini yapılan her eleştiriyi dış güçlere bağlayıp, yapanları anında hain ve casus ilan etmek gibi. “Baskıcı rejim varlığının devamı için sürekli suç ve düşman üretmeyi bir yönetim şekli olarak benimsiyor demek ki” diyebiliyoruz örneğin!


Film sanılanın aksine İran’da değil Ürdün’de çekilmiş. Çok başarılı bir mekan kullanımı ve atmosfer oluşturulması var. Oyuncuların hemen hepsi çok iyi. Müzik kullanımı bir o kadar kötü ve dahası filmin dili ciddi problem. Herkes aksansız İngilizce konuşuyor İran’da. Buna rağmen yazı dili Farsça. Bu handikap filmin inandırıcılığından çok şey alıp götürüyor.


Jon Stewart yönetmenlik işinde şovmenlik kadar başarılı değil maalesef. Bir kere filmin en önemli noktası olan sorgucu-zanlı ilişkisinin derinliklerine giremiyor. Dolayısıyla kötü kahramandaki değişimi de vermekten uzak kalıyor film. Bununla beraber müzik tercihleri kötü, kamera kullanımı ile filmin bulunmak istediği dil düzeyi tutarsız. Bütün bunlara bir de Batının klişe “gözünüz insanlık ve özgürlük görsün” alt mesajı eklenince çiğ bir film ortaya çıkmış.


Ne ki tüm zayıf, eksik, hatta kötü yönlerine rağmen izlenmesi ve ders alınması gereken bir film Gül Suyu. Sadece rejimi korumak adına çatıda uydu anteni pataklayan devlet görevlilerini izlemek için bile gidilir bu filme!



4 Mart 2015 Çarşamba

Mintan


“Nene” dedim,

“Artık yeni mintan almıyorsun hayırdır?”

Hüzünlendi, hasretle bir iç çekti ve şöyle dedi:


“Elbise kendin için alınmaz oğul!”

22 Şubat 2015 Pazar

Film Tavsiyesi: Wag the Dog


"Bir köpek kuyruğunu neden sallar? Çünkü köpek kuyruğundan daha akıllıdır. Eğer kuyruk daha akıllı olsaydı, kuyruk köpeği sallardı."


Algı yönetiminin tarihi modernizmden bile eski. Hele ki ideolojiler işin içine girdikten sonra kitleleri etkilemek uzmanlar için çocuk oyuncağına dönmüş durumda. Özellikle iki dünya savaşı esnasında sonrasında, komutanlar kadar algı yöneticileri de insanlığın kaderini etkilemiş. Soğuk savaş dönemi ve akabinde ise bu işi çok daha profesyoneller almış tabii. Özellikle Amerika bu konuda sanatın gücünü de gücüne ekleyerek algı şahikaları oluşturuyor. İşte Wag the Dog (Ülkemizde Başkanın Adamları gibi pek alakalı olmayan isimle gösterildi)  bunun şahane bir örneği…


Barry Levinson’un filmi sadece güzel bir sistem eleştirisi yapmakla kalmıyor, çak sağlam medya eleştirisi ve kitleleri kandırmak üzerine şahane bir ders niteliği de taşıyor. İşin içerik kısmı böyle... Sanat kısım ise daha şahane. Usta bir yönetmen, sağlam bir senaryo ve Dustin Hoffman, Robert DeNiro ikilisinin döktürmesi var. Eh bir filmden daha ne beklersiniz ki! Filmi bugün izleyenler için buna bir de günümüz Türkiye’sini yönetenler ve ona profesyonel/gönüllü payanda olanlar hakkında ibretlik benzerlikler de sunuyor. Daha ne olsun! 


21 Şubat 2015 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Tulpan


Uçsuz bucaksız bir bozkır... Ablası, eniştesi ve yeğenleriyle yaşayan, aslında özünde iyi biri olan, az buçuk serseri, birazcık bahtsız bir genç; Boni. Askerden yeni gelmiş, oralarda da tıpkı bizde olduğu gibi askerlik bitince hemen evlenmek düşünüldüğü için zevce adayı arıyor. Kepçe kulakları onu biraz ezik ve mahcup yapsa da, yine de epey girişkendir Boni. Tulpan filmi ismini verdiği halde tek bir kare bile doğru dürüst görmediğimiz biri. Filmin bir ilginç yönü de bu esasen.

Kazak sinemasının yüz akı isimlerinden Sergei Dvortsevoy’un yazıp yönettiği film, tabiatla barışık ve iç içe yaşan sıradan ama mutlu insanların öyküsü. Yönetmen esasen belgeselci olduğu için film inanılmaz inandırıcı. Film son derece kıvamında bir hüzün ve mizah içeriyor. Son derece doğal oyunculuklar, muazzam resimler ve sakin bir anlatıma sahip. 2008 yılında Cannes’da en iyi film ödülü dahil prestijli pek çok festivalde 10’a yakın ödül alan film samimiyetiyle unutulmazlar arasına girmeyi başarıyor. 


18 Şubat 2015 Çarşamba

Whiplash: Ziller kimin için çalıyor?


Sadece sanatçıların değil sanat eserlerinin de bir kaderi vardır. Kimi şanslıdır, bahtı açıktır kiminin. Kimi de bahtsız. Yıllar boyu yazılamayan romanlar, çizilemeyen resimler, çekilemeyen film senaryoları vardır. Bu talihsizliği ‘kara baht’ olarak da niteleyebiliriz. Nitekim Hollywood yıllardır bu kadersiz yapıtlara ‘Black List’ adını vermiştir. Her yıl aralık ayında açıklanır üstelik bu kadersiz projeler. İkibinli yılların hemen başında film sektörü ciddiye almaya başladı ve sinemaseverler de haberdar oldu bu kara listeden. Bazı sanat eserleri de uzun yıllar yaşadıkları bahtsızlığı kaderin garip cilvesi ile bir anda aşıverirler. 1997 yapımı Oscar’lı başyapıt Good Will Hunting, bunlardan biridir. İki okul arkadaşı Matt Damon ve Ben Affleck, yıllarca koltuklarının altında bu proje ile çalmadık kapı bırakmamalarına rağmen bir türlü gerçekleştirememişlerdir. Kader daha sonra bu ikilinin yüzüne gülmüş, proje hem Hollywood’un güçlü şirketlerinden biri tarafından hayata geçirilmiş, hem de Robin Williams gibi bir usta isim oynamıştır Can Dostum’da. Ve iki kafadar arkadaşa şöhret ve sinemanın kapıları ardına kadar açılmıştır.
7a015d55d9a7993b4058141180fc08e01810e55f1985 doğumlu Damien Chazelle de sinemaya şanssız başlayan yönetmenlerdendir. Bu genç isim, yıllarca yanında taşıdığı projesini bir türlü uygulama imkânı bulamaz ve genç bir müzisyenin hayatını anlattığı Whiplash, 2012 yılında Hollywood’un bir türlü gerçekleşmeyen filmler, yani ‘black list’ine girmiştir. Aynı yıl artık uzun metrajdan umudunu kesen Chazelle, filmini kısa çekmek zorunda kalır. Ancak kader ona da minik bir göz kırpmasında bulunur. Zira bu kısa filmde ünlü bir oyuncu oynamayı kabul eder: ‘J.K. Simmons’. 18 dakikalık bu kısa film, 2013 yılında Sundance’da seyirciyle buluştuğu an izleyenleri çok etkiler. Ve o festival dahil pek çok festivalden ödül alınca, genç yönetmen, yapımcı bulmakta zorlanmaz. Kısa filmi adeta bir kartvizit görevi görmüştür.
Hiç vakit geçirmeden, bir yıl sonra uzun metraj filmi için kamera arkasına geçer Damien Chazelle… Whiplash, bu kez iki saatlik bir film olarak çekilmeye başlanır. Aslında kâğıt üzerinde konusu da çok basittir filmin: Öğretmen-yazar babası (Paul Reiser) gibi bir ‘sıradan’ olmaktan korktuğu için, Buddy Rich ya da Jo Jones düzeyinde, mükemmel bir caz davulcusu olmayı aklına koyan, hırsı yeteneğini çok aşan New Yorklu 19 yaşındaki çırak baterist Andrew Neiman (Miles Teller) isimli bir veledin hikâyesidir film. Eksik söyledim, elbette filme esas tadı veren bir de öğretmeni var Neiman’ın; sertliği ve disipliniyle Hitler’e rahmet okutturacak kadar faşist, konservatuvardaki tüm öğrencilerine korku salmış, usta hocası Terence Fletcher (J.K.Simmons)… Film, bu ikili arasındaki gerilimli mücadeleyi konu edinmektedir.
635484694866060002-XXX-SIMMONS-WHIPLASH-MOV-JY-3231--67848892Hikâyenin neredeyse tamamı Amerika’nın en seçkin müzik okulu sayılan Shaffer Konservatuvarı’nda geçiyor ve özellikle caza aşina izleyiciye daha fazla seyir zevki vaat ediyor Whiplash. Ancak… Sadece müzisyenleri anlatan, yani konusu müzik olan bir film değil Whiplash, başrolde müziğin olduğu; müziğin düşündürtüp, müziğin hüzünlendirdiği, müziğin gerip, müziğin korkuttuğu bir film aynı zamanda. Bu yönüyle diğer müzik içerikli filmlerden epey ayrı duruyor.
Zira ciddi anlamda bir gerilim de içeriyor film… Davulun derisi gibi geriyor insanı ve bagetler zillere dokundukça artıyor gerginliğimiz. İki başkahramanın notalar arasına gizlenerek yaptıkları mücadele, zaman zaman öyle yerlere gidiyor ki, dişlerini sıkıyor seyirci…
Söylediğimiz gibi hikâye iki kişi üzerinden yürüyor, dolayısıyla iki oyuncunun rolü önem kazanıyor. Sırasıyla bakacak olursak: İlki genç oyuncu Miles Teller. Genç dediğime bakmayın, yönetmen sadece 2 yaş küçük Teller ve filmde çok daha genç bir karakteri son derece başarıyla canlandırıyor. Amerikalı genç kuşak izleyicinin merakla takip ettiği epey filmde de rol almış; Fantastic Four, Project X,  The
zilciyanSpectacular Now, 21 & Over, Divergent… İkinci önemli karakter ise müzik öğretmeni Fletcher… Bu karakteri deneyimli oyuncu  J.K. Simmons canlandırıyor. Simmons tam bir usta… Fletcher gibi sevimsiz ve zor bir karakteri o kadar ustaca canlandırıyor ki, seyirci sadece görünmez bir bağ kurmuyor, sevmeye başlıyor. Simmons’u Örümcek Adam serisindeki minik ama çarpıcı rolünden hatırlıyoruz. Hani şu çıkarcı medya patronu Jonah Jameson! Yaşı yeterli olanlar ise esasen bir dizi yıldızı olan Simmons’u ünlü Oz dizisinden de hatırlayacaktır.
Tıpkı hikâyelediği kahramanı Andrew gibi saygın bir müzik okuluna girip bateristlik eğitimi almış, müzikle hep haşır neşir olmuş yönetmen Chazelle’in bir caz trompetçisiyle öğrenci bir kızın ilişkisini anlattığı ilk filmi ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ (2010) de müzik ağırlıklıydı. Bir sonraki projesi ise ‘La La Land’ adıyla tasarladığı yine bir caz piyanistinin hikâyesini anlatacağı bir film. Zaten başka alana hiç meyletmemeli galiba!
Büyük bölümü kapalı mekânlarda yakın plan çekimlerle, çoğunlukla ruhsal ve fiziksel çatışma halindeki iki başkarakterinin üzerine yoğunlaşılmış sahnelerle bezeli film, (sanatta) mükemmeliyeti yakalamak uğruna katlanılacak çabaların sonu var mıdır ya da iyi-vasat sanat yapmaktansa bu işi sürdürmekten vazgeçmek mi gerekir, sorularının etrafında gezinip duruyor ama net bir cevap vermekten de kaçınıyor.
Whiplash
Aslında Whiplash, epeyce miktar, filmin genç yönetmen Damien Chazelle’in hayatından da esintiler taşıyor. Zira Chazelle’in de ciddi bir müzik formasyonu geçmişi var. Kolej döneminde caz bateristliği eğitimi alan Chazelle, aynen filmdeki tekinsiz kahraman Andrew Neiman gibi hiç de fena olmayan bir müzik meslek okuluna kayıt yaptırmış ve aynen kahramanı gibi iyi bir davulcu olma hayalleri kurmuş. Ancak hayat bize her zaman hayalimizdeki seçenekleri sunmayabiliyor. Aslında iyi de olmuş!
Bu kadar da değil üstelik. Chazelle de tıpkı filminin kahramanı gibi kendine münhasır yöntemlerle müfredat dışı bir eğitmen ile hayatı kesişmiş. Bitmedi; filmde çalınan Caravan ve Whiplash parçaları da genç yönetmenimizin geçmişteki favori şarkılarından. Gelin görün ki, bu noktadan sonra işler romantizm çizgisinden bir miktar sapıyor. Zira Damien Chazelle, ne kadar çalışıp didinse de, asla virtüöz düzeyine yaklaşamamış. Üstelik bu yolda ruhunu ve bedenini yıpratmasına rağmen. Bir noktadan sonra şevki kırılmış, umudunu yitirmiş ve bagetlerini fırlatıp atmak zorunda kalmış. Hocaları her ne kadar aynı performans ile çalışması halinde çok iyi bir müzisyen olabileceğini söylese de, o en iyisi olmak istediği için öğretmenlerinin gösterdiği hedef onu tatmin etmemiş. Zira iyi ile mükemmel arasındaki o derin uçurumu ancak sanatçılar bilir!
Tam da bu noktada o kadim tartışmaya kısaca göz atmak yerinde olacaktır. Evet, soru şu: ‘Sanatta iyi, mükemmelin düşmanı mıdır?’ Ya da soruya şu noktadan yaklaşacak olursak; ‘Bir sanatı iyi derece icra edenlerin o sanatta ‘deha’ olmaları mümkün değil midir?’ ‘Vasatın hiçbir kayd u şartta kıymet-i harbiyesi yok mudur?’ Bu sorular meselenin alt limiti perspektifiyle düşündürücü. Bir de üst limit var elbette… Sanatta mükemmele ulaşmak için, hayattan vazgeçmek mi gerekir? Whiplash’ın kullandığı estetik dille soracak olursak: ‘Ziller ruh için mi çalar?’
Psikolojik ve fizikî şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.
GG3Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar net şekilde görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli bateri zili markası ‘İstanbul Zilleri’ filmin en önemli aksesuarlarından… İstanbul Cymbals’ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı’da Ermeni ustaların el yapımı olan ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hâlâ ülkemizde bulunuyor. Buraya bu kadarını alalım ama diğer sayfalarımızda yer alan Zilciyan Ailesi’nin hikâyesini mutlaka okumanızı da tavsiye edelim.
Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan) kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda yönetmenin eserini Sundance Festivali’ne yetiştirme çabasının da katkısı büyük.
Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama sahnesi’nin hikâyesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles Teller ve J.K Simmons ikilisi, daha etkili sonuç almak için işi gerçek tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı ise sonuncu deneme olmuş.
Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin bazılarında yönetmen, oyuncu yorulsun diye ‘kes’ diye bağırmamış, sahneyi devam ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.
Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller, çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.

Şuradan alınmıştır

14 Şubat 2015 Cumartesi

Film Tavsiyesi: 100 yaşında camdan atlayıp kaybolan adam


Önce kitabına denk gelmiştim. Orijinal ismi şu: Hundraåringen som klev ut genom fönstret och försvann. Yani; 100 yaşında camdan atlayıp kaybolan adam. İsminin orijinalliğinden anlaşılıyordu enteresan bir deneyim olacağı. Belki edebi olarak çok fazla bir kıymet-i harbiyesi yoktu ama serin bir dere kenarında oturmuş vakit geçiriyormuş gibi okunuyordu kitap. Tuhaf bir adamın zekice kurgulanmış ve fonuna 20. Yüzyılı almış hikayesi anlatılıyordu. Mizahın da kralı yapılarak üstelik.

Allan’ın öyküsüydü anlatılan. Maceralarla geçen uzun bir yaşamın ardından kendini bir huzurevinde bulan tuhaf ihtiyar Allan. Artık hayatının sonuna geldiğini anlamıştır ve maceracı ruhu o yaşında bile yerinde durduramaz hale getirmiştir onu. 100 yaşına bastığı gün, pencerenin önüne bir sandalye koyar ve…



Ve Allan ikinci değil bu sefer üçüncü baharında, kendini geçmişindeki maceraları aratmayacak bir serüvenin içinde bulur. Kendinden bir hayli "genç" olan 67 yaşındaki sinsi hırsız Julius, pek çok meslekte neredeyse-uzman olan Benny, yol üstünde sığındıkları evin ağzı bozuk sahibesi orta yaşlı Güzellik ve onun sirk kaçkını olan minik Sonya'sıyla (koskoca bir fil) İsveç yollarında büyük bir kaçış başlar. Yanlarında Allan'ın "tesadüfen" ele geçirdiği içi para dolu bir bavul, peşlerinde de Kova, Cıvata, Patron ve benzerlerinden mürekkep tuhaf bir suç örgütü vardır...

Tabii bir de Allan'ın o uzun mu uzun geçmişi! 100 yaşındaki adamımız Allan Karlsson; General Franco, Harry Truman, Çan Kay Şek, Stalin gibi dünya liderlerinin bazen dostu olmuş bazen de onların hışmına uğramıştır. 20. yüzyılın o acılı tarihi, Allan'ın kişiliğinde absürt ve tesadüfi bir hikâyeye dönüşür.
Çok geçmeden filme çekildi sonra.


İşte 100 yaşında camdan atlayıp kaybolan adam, bu kitabın uyarlaması. Doğal olarak kitapta olup, filmde olmayan bazı bölümler var ama ne gam! Film yer yer Forrest Gump’ı aşan güzellikler ile sinema tarihindeki nadide yerini almayı başarıyor. İzleyin, ne demek istediğimi anlarsınız.


 Maalesef ki filmin kötü afişi, gereksiz ve olumsuz bir önyargı ile filme bakmamıza neden oluyor! 

10 Şubat 2015 Salı

Epriyiş


“Nene” dedim ellerine bakarak;

“Çok yıpratmış hayat seni!”

O da, ellerine baktı ve


“Yıpranmak paslanmaktan iyidir oğul” dedi.