Ernest Hemingway’in Nobel Edebiyat Ödüllü eseri The Old Man
and the Sea – İhtiyar Adam ve Deniz kitabını okudunuz mu? Ünlü yazarın Küba’da
kaleme aldığı eser Kübalı bir balıkçı olan Santiago’nun 5 gününü anlatır.
Hikâye yaşlı Santiago’nun Kuzey Atlantik’in açıklarında epeyce iri bir yelken
balığıyla verdiği mücadeleden ibarettir.
Çok benzer bir hikâye de, Gabriel Garcia Marquez’in, Luis
Alejandro Velasco adlı denizcinin gerçekten başından geçenlerin hikâyesini
anlattığı Bir Kayıp Denizci kitabında vardır. İki kitap arasında sadece 3 yılın
olması ise ilginçtir. Hemingway’in kitabının ilk baskısı 1952, Marquez’inkininse
1955. Marquez’in kahramanı Antiller denizinde fırtınaya tutulan Kolombiya Deniz
Kuvvetlerine bağlı ‘Caldas’ adlı bir muhripten denize düşüp kaybolan sekiz
kişiden biridir. Santiago’nun 5 günlük macerasına karşı denizci Valesco açık
denizde 10 günlük bir hayatta kalma mücadelesi verir.
Hemingway’in kitabını daha da meşhur eden olay ise hikâyenin
1958 yılında John Sturges tarafından filme alınmasıdır. İhtiyar Adam ve Deniz
filmi Spencer Tracy’in muazzam oyunuyla bir başyapıt olur ve ünü tüm dünyaya
yayılır. Koyu bir Katolik olan Ernest Hemingway, İhtiyar Adam ve Deniz’de bol
miktarda İncil göndermesi yapar. Kahramanın isminden, yaşanan olaylara kadar
pek çok yerde semboller kullanır. Hepsinden önemlisi, kitap/film bir çilenin,
sabır ve mücadelenin çarpıcı öykülenmesidir.
Çektiği filmlerin hikâyesini de kendisi yazan J.C.
Chandor’un yeni filmi ‘All is Lost- Sona Doğru’ çok benzer bir hikâyeyi epey
sade ve yalın bir dille anlatıyor. Yönetmen gerek popüler bir filmde olması
beklenen atraksiyona, gerekse böylesi filmlerde pek alışık olduğumuz iç
sorgulamalara pek yüz vermeden anlatıyor öyküsünü.
Hikâye şu: İsmini bilmediğimiz, sadece tipolojisi ve
tavırlarından epey varlıklı biri olduğunu anladığımız yaşlı bir adam Hint
Okyanusu’nda tek başına bir yolculuğa çıkmıştır. Bir sabah uyandığında epey
fiyakalı teknesinin yaşanan kaza sonucunda zarar görüp su almaya başladığını
fark eder. Modern teknolojinin kurtarıcıları navigasyon aletleri ve iletişim
ekipmanı bozulan adam, bilmeden şiddetli bir fırtınaya doğru sürüklenmektedir.
Tamirat tadilat işlerinde başarılı olmasına karşın, deneyimi ve hayata karşı
duruşu sayesinde, karşılaşacağı fırtına onun fâniliğine dair yüzleşmesini
engellemeyecektir. Çare ise, tabiatla kavga etmek değil, zekâ ve deneyimi kullanarak
onunla işbirliğine gitmektir!
Sona Doğru, tek cümle ile; acelesi olmayan, sade ve duru bir
film. Ancak bunun tek başına yeterli olduğunu söylemek haksızlık olur. Yönetmen
Chandor, bir fotoğraf karesinde epey romantik ve çekici duran tablonun insan hayatına
kasteden düşmana dönüşebileceğini anlatırken, didaktizmden kaçma adına
sıradanlığın sığ sularında kalmayı tercih etmiş. Üstelik bunu sadece öykü ve
metin anlamında değil, kamera kullanımında da denemiş. Karakteri oluşturmaktaki
başarısı ise şapka çıkarılacak düzeyde. Sona Doğru’da epik bir kahramanın
macerasından ziyade, altında ezilmemekle beraber zaafları olan, fakat akıl ve
deneyim ekseninde kendini kurtarabilen birinin macerası var.
Kurt oyuncu Robert Redford, her ne kadar Spencer Tracy kadar
olmasa da, ustalığına yakışan bir iş çıkarıyor Sona Doğru’da.
İhtiyar Adam ve Deniz kitap/filminde balığa yüklenen çatışma
unsurlarını bir bakıma paylaştırıyor Chandor. Tabiatı bizatihi kötü göstermemek
akıllıca ve erdemlice bir tercih şüphesiz ama çatışmanın bir tarafındaki bu
bölünmüşlük filmin etki gücünü de aşağı çekiyor.
Filmin en önemli yanlarından biri de, bu tür mücadelelerdeki
‘galibiyet’ hissi. Sona Doğru yenilgisizliği galibiyet sayabilecek
hikâyelerden. Mücadele edilen ‘şey’e karşı mağlup olmamak yetiyor kahramana.
Dolayısıyla girişilen kavgada alınan galibiyetin getirdiği ‘kurtarıcı’lık hissi
eksik kalıyor. Bunun yerine oldukça sakin geçen film, izleyiciye sıklıkla
kahramanla zihinsel eşleşme imkânı sunuyor ve bu da izleyicinin düşünmesine vesile
oluyor.
Filmin –senaryo- zaafı ise bir zorunluluktan kaynaklanıyor.
Bu tür hikâyelerde yaşanan sade hayat, günleri birbirine benzettiği için,
mecburi tekrar ya da birbirine benzer sahnelerin varlığı, öykünün zaten
sıkıntılı olan akışkanlığını etkilese de bu hikâye için büyük bir nakısa gibi
durmuyor.
Yönetmenin kullandığı modern sinema dili yalınlığıyla dikkat
çekerken, kadrajlar kimi anlarda belgesel etkisi veriyor. Alex Ebert’e ait
müzikler ise tam tadında.
Ezcümle; Sona Doğru, Hemingway’in İhtiyar Adam ve
Deniz’indeki gibi etkileyici ve çok katmanlı bir film olmaktan ziyade,
Marquez’in Kayıp Denizci’si gibi, derinlere inmeyip, kazadan denizin yüzeyine
saçılanları toplamayı tercih ediyor.




.jpg)






























