20 Haziran 2014 Cuma

Geçmişin izleri: Kılıç yarası gibi


Savaşların insan ruhunda bıraktığı enkaz, çevresel zararlardan çok daha derin ve kalıcı oluyor. Günümüz toplumlarının kronik sıkıntılarını eşelediğimiz zaman bunların mutlaka bir savaşın bireysel ve toplumsal ruhta bıraktığı hasarlar olduğunu görürüz.
                                                                                             
Sinemanın bu derin travmatik meseleye sıklıkla eğilmesi işin aksiyon kısmından çok bu nedenledir. Bu hafta vizyona giren The Railway Man, önemli defosuna rağmen, savaşın eril yıkımına ve intikam hissine dair önemli şeyler söylüyor.

Yıl 1942. Japon Kuvvetleri Singapur’u istila ettiklerinde binlerce cesur genç asker savaş esiri olmuştur. Churchill’in “İngiliz İmparatorluğu’nun başına gelen en büyük felaket” olarak nitelediği olay 1942 yılında yaşanır. Japonlar, Singapur’u işgal ettiğinde binlerce İngiliz askeri esir alınır. 21 yaşındaki sinyal subayı Eric Lomax da bunlardan biridir. Lomax, buradan Tayland’a, “Ölüm Demiryolu” denen yere çalışmak üzere gönderilir. Savaşın tüm acımasızlığını yaşar Lomax. Her türlü cefa ve eziyeti görür. Hastalık, bitkinlik, işkence ve ölümler…  Esirlere umut verebilmek için gizlice bir radyo yapar. Pasifik’te Amerikalıların zaferlerini ya da Hitler’in yenilgilerini fısıldadıkça gücünü yitirmiş ve yorgun binlerce çaresiz adam bir gün daha hayatta kalma gücü bulmaktadır.

Radyo Japonlar tarafından fark edildiğinde Eric dayaklara, sorguya ve birçok işkenceye maruz kalır ama hayatta kalmayı başarıp ülkesine döner. Savaş gazileri sivil hayata hemen adapte olup yuva kurarak çoluk çocuğa kavuşsa da Eric’in ruhundaki yara izi asla kapanmaz.


Öte yandan hayatını değiştirecek kadına da bir tren yolculuğunda rastlar. Ancak sevginin tüm kuşatıcılığına rağmen, savaşın açtığı büyük yaralardan fışkıran travmalar evliliğini de zorlamaya başlar. Kendisine her türlü işkenceyi yapan düşman askeri bulup intikam almaya niyetlidir.

‘Geçmişin İzleri – The Railway Man’ filminin konusu kısaca böyle. Film gerçek bir hikâyeden alınma. Ne kadarı abartma, ne kadarı düşmanlık histerisiyle yazılmış bilmiyorum ama savaşın tüm acımasızlığına dair epey sert ve sarsıcı ayrıntılar içeriyor Geçmişin İzleri.

Film sıklıkla geri dönüş (flashback) kullanarak hikâyeyi tamamlayan bir yapıya sahip. Işık, kostüm, mekân tasarımı ile göz dolduran Geçmişin İzleri, usta işi oyunculuklarıyla da ilgiyi hak ediyor. Ancak bir mesele var ki, tüm bunları önemsizleştiriyor âdeta.


Hep söylenir; savaşın kazananı yoktur. Galibi de mağluptur esasen. Geçmişin İzleri, (şüphesiz filme kaynaklık eden kitaptan dolayı) kahramanlarına taraflı bakan bir çalışma. Japon askeri şeytanlaştırılırken, İngilizler mağdur ve âdeta günahsız gibi gösteriliyor film boyunca. Bu haksız, hatta insafsız taraf tutma, belki dramaturjinin kaba sınıflamasına göre mazur görülebilir ama gerçeklikle karşılaştırıldığı zaman sanat eserine ciddi darbe vuruyor. Finalde tüm bu orantısız tarafgirliği dengelemeye çabalasa da yeterli olmuyor maalesef.

Mağdur kahramanımızın eşi Patty bir mağdurun eşinden ziyade, erkeklerin sebep olduğu acılara içi yanarak şahit olmak zorunda kalan ve elinden geldiğince çırpınarak bu derin travmayı tedavi etmeye çabalayan bir unsur olarak son derece olumlu kullanılıyor filmde. Tabiri caizse, eğri duvarda doğru tek tuğla olarak bulunuyor kadın.


Russell, “Savaş kimin haklı değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” diyor.  Güçlülerin de aslında güçsüzler kadar zayıf ve kırılgan olduğunu gösteriyor Geçmişin İzleri.


Bazı yaraların ne kadar kapansa da, izinin kaldığını ve bu izin bile insana acı vermeye yettiğini görüyoruz. Yine de şu cümlesine katılmamak mümkün değil. “Nefret bir gün bitmek zorunda!”

13 Haziran 2014 Cuma

Bir NBC foto-romanı

Nuri Bilge Ceylan sinemasına dair kitaplar dolusu değerlendirme yazılabilir. Şüphesiz sayfaların çoğu övgü ve takdirle dolu olacaktır. Az da olsa eleştiri alan yönleri de vardır mutlaka.

Ünlü yönetmen, bugüne kadar çektiği filmlerde en çok ‘sözsüzlük’ yönüyle eleştiri alırdı. “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi ile bırakınız sözsüz anlatımı, neredeyse gereğinden fazla konuşan, hatta ‘geveze’ denebilecek bir film yapan yönetmen, son filmi Kış Uykusu’nda neredeyse tüm filmografisindeki yapımların toplamı kadar söze müracaat ediyor.

    Sanatçı ile sanatı arasındaki inşa süreci başlamadan galiba iki tür ilişki oluyor. Ya üreteceği eser zihninin bir yerinde tohumlanıyor ve zamanla büyüyüp, kendi sitoplazmasını çatlatarak dışarı taşıyor. Bu süreç kimi zaman öyle kısa da sürmüyor, on yıllar boyu süren projeler biliyoruz. Ya da aniden, sanatçıya has bir ilhamla kurgusuz, disiplinsiz, plansız üretiliyor.

    

Kış Uykusu, Cannes’da ödül alırken, bir sinema bilgesinin sadece bu festivaldeki serencamına bakarak sanatını nasıl ilerlettiğini görmenin mümkün olduğunu fark ettim. İlk kısa filmi Koza’dan itibaren Nuri Bilge Ceylan sineması uluslararası takdiri hep gördü ve fark edildi. Kış Uykusu, bir yönetmen sinemasının vardığı noktaydı.

    Nuri Bilge Ceylan sineması hakkında geniş ve genel birtakım değerlendirmede bulunmadan, Kış Uykusu’nu tek başına ele almak çok fazla anlam ifade etmeyecek sanırım, ancak nihayetinde vizyona giren ödüllü bir film söz konusu. NBC’nin tüm filmlerini ele aldığımızda Uzak ve Üç Maymun’un birer mihenk taşı olduğunu söyleyebiliriz. Bir zamanlar Anadolu’da ise yönetmenin sinemasının tam karşılığında bir yerde durur. Görselliği, diyaloğu, ritmi ve karakter inşasında tam kendi kıvamında ve tadında bir iş vardır Bir Zamanlar Anadolu’da (BZA) filminde. Ceylan, herkesin beğendiği ama bir sinema filmi için doz aşımı sayılabilecek görsellik ile insan/öykü arasında balansı tutturduğu BZA, Kış Uykusu’nun ayak sesleriydi şüphesiz.

    Elbette Kış Uykusu için de söylenecek çok şey ve izaha muhtaç kimi meseleler var, lakin şurası kesin: Yerelden yola çıkarak evrenseli yakalayan bir sanatçıya sahibiz. Bu nedenle Kış Uykusu’nun hikâyesinden ziyade karakterleri ve mekânı önem kazanıyor.


    Yıllarca tiyatro yaptıktan sonra kızı yaşındaki eşi ve ablasıyla bir taşra izbesinde otel işleten Aydın’ın küçük ama engebeli dünyasında gezdiriyor bizi 3 saati aşkın olan film. Ceylan, bu kez görüntünün şehvetine kapılıp kalmıyor ve filminin odağına insanı yerleştirmeyi başarıyor; insanı ve en temel, kadim insani meseleleri. Bin kere aynı yere baksak da, biz sıradan fâniler ile bu tür sanatçıların gördüğü şey aynı değil. Bunu da Nuri bilge Ceylan’ın her kadrajında görmek mümkün. Kış Uykusu’nun etkin ve farklı gücü öncelikle buradan geliyor. Filmin daha ilk karesinden itibaren oluşturulan resimler daha önce görmediğimiz şekilde etkileyici ve filmin önemli unsurlarından. Gerek haricî planlar, gerekse otelin tüm kapalı bölümleri ayrı bir görselliğe sahip. Bu etkileyicilikte mekân tasarımı, ışığın büyüleyici kullanımı ve zaviye tercihleri de önemli.


    5-10 yıl önce çekmiş olsa, aynı kadrajı ve kahramanları çok suskun görecektik belki, dolayısıyla filmin ikinci önemli yanı da burada ortaya çıkıyor: Kış Uykusu karakterler ve bu karakterlerin çatışması üzerinden ilerleyen bir film. NBC sinemasının daimî unsurlarından biri olan eril hâkim karakter ve çevresiyle olan ilişkisizliği Kış Uykusu’nda da aynen devam ediyor. Aydın karakteri ismiyle müsemma bir marazi arketip. Bununla beraber yine daha önceki filmlerinde olmadığı kadar (Bir Zamanlar Anadolu’da müstesna) defolu yan karakter var filmde. Bir tür marazi tipler alegorisi gibi. Filmin ön plandaki tüm oyuncuların üstlendikleri tiplemelerin hakkını vermesi, Kış Uykusu’nun handikap gibi görünen uzun süresini tolere ediyor.


    Ve şüphesiz iki ana akım sanat dalının; resim ile edebiyatın pek az filme nasip olan bir uyumlu birlikteliği söz konusu Kış Uykusu’nda. Aslında çok riskli bir beraberliği titiz diyalog ve –az da olsa- müzikle mezcetmeyi başarıyor Ceylan.


     Ezcümle; mikro ölçekli bir sınıf çatışmasını, aile ilişkileri bağlamına ustalıkla oturtan Kış Uykusu, sözün merak edici etkileyiciliği ve görselin şiirselliğiyle birkaç saatliğine resimli bir roman dünyasına taşıyor izleyiciyi. Süresinin ürkütücü uzunluğuna kanmayıp kurgulanan bu usta işi dünyayı görmek lazım.

6 Haziran 2014 Cuma

Kan bağının bedeli!


Amerika’ya ait yerli temalar anlatmayı seven aktör/yönetmen Scott Cooper, ilk filmi ‘Çılgın Kalp-Crazy Heart’ ile takdir gören bir yapıma imza atmıştı. Oscar alan Çılgın Kalp, her ne kadar evrensel değerler etrafında dönse de Country müziğine aşina olmayanların ilgisini pek çekmeyecek bir filmdi.
                                                                                                             
Cooper, bu ilk filmiyle sineması hakkında epeyce ipuçları da vermişti. Sürprizsiz ve yalın öyküsüyle akılda kalan filmin en önemli yönü ise mutsuz finaliydi şüphesiz.

Scott Cooper ikinci filmi ‘Kardeşim İçin – Out Of Furnace’ ile yönetmenlik güzergâhındaki kendi yolculuğuna devam ediyor.  Hikâyesi ve anlatımıyla ilk filmin izinden giden Cooper, anlattığı öyküye hâkim olan kasvet ve mutsuzluğu bir ‘tık’ yukarı çekiyor. Çılgın Kalp, usta aktör Jeff Bridges’e sanatını icra ettirmek için çekilmiş bir film gibi dururken, Kardeşim İçin’de Christian Bale sahne alıyor. Şunu bilmek gerekiyor ki; bir filmin isminde ‘için’ varsa (anam, babam, kardeşim vs) bir tür fedakârlık içeren ve daha önce mutlaka anlatılmış hikâyesi vardır.

En kaba tasnifle ‘Bir intikam filmi’ denebilecek olan Kardeşim İçin (Dağıtım şirketinin isim tercihinden de bu anlaşılıyor) aslında defalarca izlediğimiz bir hikâye anlatıyor: Russel ve Rodney yıllar önce annelerini kaybetmiş, yatalak babaları ölümle pençeleşen iki kardeştir. Büyük olan Russel vaktiyle yaptığı hataların bedelini ödemiş, suçun ve pisliğin her türüne bulaştıktan sonra kendine yeni bir sayfa açmak istemektedir. Annesizlik zor olduğundan küçük kardeş Rodney otoritesiz bir evde yetişmenin neticesinde başını sürekli belaya sokan sorunlu biridir. Russell bir yandan kendi hayatını yoluna koymaya uğraşırken diğer yandan kardeşinin başına açtığı sıkıntılarla boğuşur. Ancak onun aniden ortadan kaybolması ailenin kaderini etkileyecektir.


Kardeşim İçin, gündelik Amerikan yaşamına aşina olmayanlar için intibakı zor bir film. Küçük kasabaların halet-i ruhiyelerini ve atmosferini başarıyla kuran film, gücünü sıra dışı kriminal karakterlerden alıyor. Epey marazi tipin aynı hikâyede bir arada bulunması belki hikâye sıkıntılı olmasa önemsenmeyebilir ama buna bir de, kasvetli atmosfere karamsar öykü eklenince yer yer çivi gibi insanın zihnine takılıp inmeyen bir trajik çalışma çıkıyor.

Bugüne kadar pek çok farklı türde ve öyküde benzer durumla karşılaştık aslında: Kardeşi yüzünden başı belaya giren talihsiz ağabey! Kimi zaman bu ağabey ununu elemiş eleğini asıp hayat kurmaya çalışan, kimi zaman kardeşinin kirli dünyasından habersiz, kimi zaman ise zalimlerin hak ettiğinden de fazla potansiyeli taşıyan ağabey prototipleri görmüştük. Kimi bedel ödedi, kimi ödetti… Kardeşim İçin, bu bilinen durumu aktarırken tecrübe edilenin dışına çıkarak kendini riske atmak istemiyor. Yönetmen Cooper (ki aynı zamanda senaristlerden biri de) bunun yerine elindeki en güçlü kart olan oyuncu kartını kullanıyor ve seyirciyi buradan yakalamaya çalışıyor. Eh elinizde Christian Bale, Affleckgillerden Casey, Woody Harelson gibi ustalar var ise, bu hiç de zor olmuyor elbette!


Cooper oyunculuktan gelen bir yönetmen. Bu deneyim onun sinemasının en güçlü yönünü oluşturuyor şüphesiz. Zaten iyi olan oyunculardan istediğini almakta kullanıyor kendi deneyimini ve bunu başarıyor da.

Hakkını teslim etmek lazım, hikâye kurgulanırken epey yan öykü düşünülmüş ve kimi ustaca eklenmiş ana meseleye. Ancak bunların tamamının karamsar olması, filme aydınlık alan bırakmadığı gibi, en küçük olayın daha olumsuz neticelenmesi minik ışık huzmelerini de boğuyor.

Kardeşim İçin’e büsbütün haksızlık etmemek adına, filmin alttan akan metnindeki şu noktaya vurgu yapmak adilce olacaktır: Scott Cooper, kötülük ve suçun sadece büyük şehir işi olmadığını, içinde insan olan her hikâyenin yeterinden fazla maraz ve kötülük içerebileceğini anlatmaya muvaffak oluyor. Murphy’nin kanunları gereğince bir şey ters gidecekse her şey hep ters gidiyor ve ortaya çıkan iç karartıcı son tablo bir toplumun minimal dokusu hakkında kanaat pekiştiriyor.


Başta atmosfer, karakter tasarımı, müzik ve oyunculuğun başarılı olduğu Kardeşim İçin, hissiyat olarak yeni bir şey anlatmıyor ne yazık ki. Ancak, resmettiği kasvetli dünyayı başarıyla izleyiciye geçiriyor. Mutlu biten hikâyelerden hazzediyorsanız, Kardeşim İçin’e biraz mesafeli durmanızda yarar var.

Bu filmi beğendiyseniz, buna bayılırsınız sanırım. 

2 Haziran 2014 Pazartesi

Kan Bağı: Canım kardeşim


Klişelerin şöyle bir olumsuz yönü vardır: Her klişe seyirciyi filmden bir adım ileri taşır. Bir filmde ne kadar çok klişe varsa, seyirciye karşı o kadar geridedir. Kan Bağı içerdiği, neredeyse baştan sona, klişelerle seyirciyi hep geriden takip ediyor.

Fransız oyuncu Guillaume Canet, 2000 yapımı Danny Boyle filmi "Kumsal- The Beach" ile adını duyurmuştu. Sonraki yıl oynadığı Vidocq onu jenerasyonunun popüler isimlerinden biri hâline getirdi. 2002 yılında ise, o güne kadar az kişinin bildiği iki yönünü artık ciddi anlamda kullanmaya başladı; senaristlik ve yönetmenlik. İlk uzun metraj filmi (Mon Idole) ile takdir gördü. İkinci filmiyle ‘Cesar’ aldı, üçüncü filmi ‘Küçük Beyaz Yalanlar’ ile ödül alamasa da ciddi takdir gördü. Ve şimdi dördüncü filmi ile karşımızda: "Blood Ties- Kan Bağı."

Canet, Kan Bağı’nda setini Amerika’ya ve 40 yıl öncesine taşıyor. Bir suç/gerilim filmi, üstelik çok sağlam bir oyuncu kadrosuyla karşımızda. Hikâye şu: 1974 yılının New York’unda 50 yaşındaki Chris (C. Owen) hapishaneden iyi hâlinden dolayı salıverilir. Yıllardır araları nahoş olan polis kardeşi Frank (B. Crudup) kapıda onu beklemektedir. Chris ve Frank her zaman farklı olmuştur ve babaları Leon (J. Caan) belki de hep mağdur olduğu için Chris’e daha fazla meyillidir. Kardeşinin bu sefer değişebileceğine inanan Frank ona evini açar, bir iş bulur ve ailesiyle olan ilişkilerini tekrar yoluna koyabilmesi için aracı olur. Chris’in yıllarca tek başına ayakta durmaya çalışmış karısı, Frank’in gönül işleri ve suçun bulaştığı ruhu kolay kolay terk etmemesi meseleyi daha da çetrefilli hâle getirir. Suçlu birinin normal hayata tekrar dönmesi pek kolay olmadığı gibi, bazı ilişkiler yıpranmış yara bandı gibi kolayca çıkarılıp atılamaz. Chris yavaş yavaş eski hâline dönmeye başlar…


Guillaume Canet, özellikle diyalog yazımında oldukça başarılı biri. Ancak, insan Amerikan sinemasına bulaşmayagörsün, işe hemen ‘denenmiş, tutmuş’ kolaycılığı karışıyor ve bu kolaycılığa bulaşınca kendinizi bir anda klişe sarmalında buluyorsunuz. Kan Bağı, güçlü oyuncu kadrosu, hiç de fena olmayan sinematografisine rağmen, medet umduğu klişelerin yol açtığı algı kolaycılığı ile sıradanlaşıp bir süre sonra tüm ışıltısını yitiriyor.

Oysa "Suçlu - Kanun adamı" kontrastı iyi ve zengin bir çatışma noktası. Zaten yönetmen de hikâyeyi bu güzergâhtan yürütmeyi deniyor. Ne ki başta belirttiğimiz klişeler seyirciyi hep bir adım önde yürütünce bir türlü arzu edileni veremiyor film. Etrafında gezinip durduğu ve derinleşmeye pekâlâ müsait meselelerin çevresinde 56 model bir Amerikan arabası gibi tur atıp uzaklaşıyor. ‘Kan Bağı’ gibi insanlık tarihi kadar kadim bir meselede derinleşemezseniz daha hangi hikâyede yapabilirsiniz bunu? Erdem, ihanet, sadakat, doğruluğun genetik yönü gibi bir dolu mesele hiç ellenmemiş kavanoz misali rafta öylece kalıyor.

Eğer bütçeniz yüksek değilse dönem filmlerinde alan derinliğinde ciddi sıkıntı yaşarsınız. Kullandığınız lensler daralır ve kameranın ön kısmını aşağı bastırırsınız. Kan Bağı, 70’li


yılları bu nedenle hep dar kadrajla resmediyor. Filmdeki çoklu plan ve kameranın rahat hareket ettiği sahnelerin hep yüksek ve uzun bir duvar önünde olması bu sebepten.

Soygun sahnesindeki sokağın otantik hâlini Amerika’da bulmak zor olmasa gerek, ülkemizde bunu yapmak bile zordur. Bu tür dezavantajları dengeleyebilmenin elbette değişik yolları var. Detaylardaki incelik mesela. İşte Kan Bağı’nın genele hâkim olamayan etkileyici ayrıntıları da burada gizli. Çürümeye yüz tutmuş kapılar, gıcırdayan merdivenler, paslanmış metalik ayrıntılar, bol miktarda otomobil vs. Buna bir tutam da müzik eklersek filmin olumlu yönlerini bir kümede toplamış oluruz sanırım.

Film bir kitaptan (Deux freres, un flic, un truand) uyarlanma. Ancak, Guillaume Canet’nin esere sadakat kaygısı ve Hollywood etkisi her şeyin önüne geçmiş. Filmin ‘subplot’a en müsait iki meselesi; iyinin kötüleşme/kötünün iyileşme, yani polis Frank’in zamanla yozlaşırken, suçlu Chris’in dürüstlükte tutunma çabası bir ara umut verirken, (ah bu klişe zaafı!) sonra vazgeçilip derinleşme riskini göze almıyor yönetmen.

Kan Bağı son tahlilde Fransız ve Amerikan sinemasının dozu önemsenmemiş bir karışımı gibi duruyor.



26 Mayıs 2014 Pazartesi

Bizim 'Kara' talihsizliğimiz!

"Kaybettiğimiz insanın haddi hesabı yok. Gümbür gümbür gidiyorlar. Arkalarından üç gün acınıyoruz, sonra eski tas eski hamam…" Bu diyalog 1978 yapımı Yavuz Özkan’ın Maden isimli filminde geçiyor.

Hep söylenir; "sanat hayatın aynasıdır, onu yansıtır" diye. Galiba bu kavram açıklaması ülkemiz için pek geçerli değil. Zira sanatımıza bakarak ülkemizi tanımak pek mümkün olmadığı gibi, ülkenin genel tablosu ile üretilen sanat arasında da çok fazla bir ilişki yok.

Bir toplumun acıları, belleklerini vuran yaraları, edebiyatına, sinemasına, şiirine, resmine yansımıyorsa, sadece sanatsal açıdan bir fetret devri yaşamakla kalmıyor, mevcut olumsuzlukların da ömrünü uzatıyor. Tarih yaşanan olayların ve kahramanlarının yekûnundan ibaret. Bir toplumun sahip olduklarını yaşadıkları belirliyor. Hiç uzak geçmişe gitmeye gerek yok; sadece Cumhuriyet dönemi yaşananlara bakıldığında üretilen sanat ve edebiyat eserlerinin toplumsal bellekle çok örtüştüğünü söyleyemeyiz.

Soma Faciası sonrasında ortaya çıkan bireysel öykülere baktığımızda her birinin başlı başına bir kitap, film konusu olduğunu görmek akıllara geçmişte yaşanan benzer trajedilerin ne kadarlık kısmının gelecek nesillere etkileyici şekilde aktarılabildiği sorusunu getirdi. İlk kez yaşamadık böylesi trajediyi… Sadece bu tür insan kaynaklı trajediler değil, depremler, darbeler ya da daha büyük toplumsal olaylar hakkında yazılmış, çizilmiş, çekilmiş doğru dürüst sanat eserimiz yok maalesef.


Anadolu madenciliğinin geçmişi çok eskilere uzanıyor. Sadece kömür ile değil, onlarca çeşit yer altı zenginliği ile ilgili oluşmuş kadim bir sektör var. Bu alana özgü devlet kurumu ve özel şirketler mevcut. Ve madenciliğin kaderi, dünyadaki diğer maden sektöründekilerden çok farklı değil. Fark; bizim en az yarım asır geriden gidiyor olmamız. Bu nedenle Başbakan’ın meseleyi açıklarken "fıtrat" ve başka ülkelerin yüz yıl önceki örneklerine müracaat etmesi normal. Çünkü modern dünyada bu tür acıların yaşanması çok düşük ihtimaller dâhilinde.

Çekilmiş maden filmi sayımız bir elin parmaklarından bile az. Hele niteliklisini arıyorsak numunelik bir taneyi bile zar zor buluyoruz. Girişte bahsini ettiğimiz Yavuz Özkan’ın 1978 yapımı Maden filmi tüm açmaz ve sığlığına rağmen seyre değen tek sinema filmi örneği maalesef. Film, ideolojinin klişe ve didaktizmine sıklıkla teslim olmasına rağmen, bugün bile sıkça söz ettiğimiz temel sorunlara da parmak basmayı başarıyor.



Alabildiğince kötü şartlarda çalışan maden işçilerinin her cümlesi aforizma, her konuşması devrimcilik manifestosu olan İlyas’ın hikâyesini anlatıyor Maden. Sendika, küçük burjuva ve sıradan faşizmin işlendiği anlatıda, küçük insan öyküleri de yer alıyor. Göçük, grev, direniş kırmak gibi bu sektörün kaderi olan gelişmeler belli bir öyküye monte edilerek anlatılan Maden, son tahlilde insana dair evrensel bir mesaj vermeyi başarıyor. Erden Kral’ın yazıp yönettiği –Maden’den çok daha sonra çekmesine rağmen- filmi ‘Yük’ ise derinlik ve estetik olarak meseleyi taşıyabilmekten oldukça uzaktı. Yılmaz Erdoğan’ın başarılı filmi Kelebeğin Rüyası, etkileyici maden sahnelerine rağmen, meseleyle doğrudan ilgili bir film değildi.

Dünyada benzer örneklere baktığımızda gerek edebiyat alanında, gerek sinemada pek çok başyapıt görmek mümkün. Elbette bunların en önde geleni Emile Zola’nın meşhur Germinal’i. Roman 1993 yılında Cloude Berri tarafından filme de çekilmişti. Zola’nın romanı yazdığı tarih, Başbakan’ın örnekler verdiği yıllara yakın aslında: 1860…

Son derece gerçekçi bir dönemi anlatan roman, sinemaya görkeminden bir şey yitirmeden uyarlanabilmişti. Bunda elbette yönetmen kadar, oyuncular, Gérard Depardieu, Miou-Miou ve Renaud gibi isimlerin de katkısı büyüktü.



Keza aynı cümleden, Bils Morrison’un ‘The Miners’ Hymns’ benzer sorunları ele alan bir filmdi. Country müziğin en ünlü isimlerinden Loretta Lynn’in hayatını beyazperdeye taşıyan biyografik film "Coal Miner’s Daughter" ise bir maden filminden ziyade müzikaldi. 2005 yapımı bir başyapıt olan, Kief Davidson, Richard Ladkani ikilisinin çektiği belgesel sinema tarihinde oldukça özel bir yere sahiptir. Kamera günde 2 buçuk dolara çalışan iki küçük yaştaki işçinin peşinde dolaşarak, acımasız çarkı bir çivi gibi çakıyordu sinelere.


Elbette başta yasımızı tutup, yaşayıp gözyaşı dökeceğiz. Ama aynı acıları tekrar yaşamamak için sanatın bir şekilde elini taşın altına sokması gerekiyor.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Görünmeyen kadın: Soğuk ve cici bir minyatür!

Mekânı cennet olsun, Cemil Meriç’in enfes yaklaşımıyla ‘Aşka Dair’i ihata edici bir tarihsellikle okumuştuk Stendhal’i. Ki yazar, özellikle Viktoryan Çağı ‘his’ perspektifiyle rahatsız edici derecede bir gerçekçilikle analiz eder.
                                                                                             
"Aşkın başlangıcı hayranlıktır" der Stendhal. Dörde ayırıp, üçünü çöp sepetine atar aşk çeşitlerinin ve özellikle 18. yy. aşklarının çoğunu bu sepete koymak haksızlık olmaz. Mina Urgan çelişki ve çatışmalarla dolu Viktorya Çağı’nın belirleyici özelliklerini şöyle sıralar: Ailevi değerlerle saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği ikiyüzlülük. Toplumsal durum ve bireysel şartlardan aptalcasına memnuniyet. Sevgisiz evlilikler, yapay cinsellikler ve çekingenlikler. Muazzam bir dar kafalılık ve bilimin karşısına konulan (deforme) dinin mutlak yenilgisi. Maddiyatçılığın getirdiği saygınlık ve fakirliğin aşağılanması. Adaletsiz bir sanayileşme ve oluşan üst sınıf. Sanatın aşağılanması ve edebiyatın eğlence malzemesi olması…

Bu devrin en iyi romancılarından kabul edilir Charles Dickens. Enteresandır, eğitimsizlik ve yoksulluk onun başarısının kökenindeki iki ana unsurdur. 20 yıllık aktif medya yöneticiliği esnasında ürettiği yüzlerce kısa öykü ve makale devrin en önemli isimlerinden biri yapmıştı Dickens’ı. Ve elbette 15 roman ve 5 uzun öykü… Dickens, eserlerindeki gerçekçilik, mizah, karakter inşası ve psikolojik derinlik ile çağının en önemli yazarlarındandır.


Ne ki Dickens’ın kişisel yaşamı Urgan’ın tanım ve tahlilini yaptığı çağın tüm tespitlerine uyar. İngilizlerin en verimli çağdaş yazarlarından olan Claire Tomaline (pek çok kitabı filme çekildi) Dickens ile yasak aşkı Nelly Ternan’ın hikayesini yazdığı kitap, Shame ve The Iron Lady gibi filmlerin senaristi Abi Morgan tarafından yazıldı ve yine İngilizlerin usta oyuncusu Ralph Fiennes tarafından çekildi. Usta oyuncu hiç de fena olmayan ilk deneyimi Coriolanus’tan sonra ikinci kez yönetmenlik koltuğuna oturuyor: The Invisible Woman- Görünmeyen Kadın."

Filmin öyküsü Stendhal’ın Aşka Dair’inde kategorize ettiği aşklardan bir değil, ikisine birebir uyuyor. Film, Fiennes’in canlandırdığı popüler ve evli olan bir yazar; Charles Dickens’in genç ve güzel bir kadına olan aşkını anlatıyor. Büyük yazarın Nelly isimli genç bir kadına âşık oluşu, genç kadının da bu duygulara fazla dayanamayıp karşılık verişiyle karmaşıklaşan aile ilişkileri ve iç çatışmalar, ardından bu ilişkinin kamuoyu açısından ancak bir ‘dedikodu’ olarak kalışını izliyoruz filmde. O dönem evli ve çocuk sahibi olan Charles Dickens’ın günümüz popüler starlarından bir farkı yok. Nereye gitse ilgi odağı, nereye gitse etrafında insanlar toplanıyor. Ve-hatırlayalım- Viktorya Çağı için edebiyat eğlence aracı demek!


Merhum Meriç Jurnal’inde Stendhal’den nakille mevzuyu şöyle özetler: "Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa’sındaki aşk. Bu tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zarafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür." Ve sonra daha da ağırlaştırır teşhisi: "Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu, aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen garip bir fuhuş…"

Fiennes’in Görünmeyen Kadın’ında dönem tasvirleri, kostüm ve aksesuar titizliği hemen göze çarpıyor. Bununla beraber senaryodan kaynaklanan çok iyi kadın karakter derinlikleri mevcut. Özellikle Kristin Scott Thomas çok etkileyici iş çıkarıyor. Ancak aynı olumlu tablo erkek karakterler için geçerli değil. Durum böyle olunca asimetrik bir derinlik film boyunca olumsuz etkisini gösteriyor. Dahası, böylesi filmlerin en büyük handikabı olay örgüsü boşlukları. Ve çok ciddi bir anlatı kipi sıkıntısı taşıyor Görünmeyen Kadın. Baştan sona ‘digetik’ bir tarzda ilerleyen öykü, yaşanan duygusal ilişkinin etkisini seyirciye geçirmekten oldukça uzak kalıyor.



Ne kadar doğru bilemiyorum ama böylesi sentetik ilişkileri izleyip/okudukça dönüp dönüp Cemil Meriç’in Lamia Hanım’a yazdığı mektupları okuma ihtiyacı hissediyorum. Kim bilir, belki bir gün layıkıyla filme çekilir düşüncesiyle…


5 Mayıs 2014 Pazartesi

Yorgun Ajan

Sinema tam da böyle bir şey: Harika bir fikriniz oluyor önce, sonra buna güzel olaylar, iyi karakterler ekliyorsunuz. Kâğıt üzerinde her şey iyi gibi görünürken, iş hikâyeden senaryoya dönmeye başlayınca yavaş yavaş güzelim malzeme heba oluyor.

Hele hele Hollywood’a iş yapıyorsanız, önceden test edilmiş ve netice alınmış her yöntem mecburi istikametiniz oluyor. Eh, bu da ‘klişe’ demek. Ve film yapımcılarının yanlış anladığı en önemli husustur bu klişe meselesi. Zannederler ki izleyici aynı şeyi defalarca seyretmekten sıkılmaz. Aksine belki niye sıkıldığını bile bilmeden klişeler tekrarlandıkça uzaklaştırır seyirciyi.
Luc Besson hem Avrupa sinemasına tarz getiren, hem de Hollywood klişelerini aşmak için yeni pek çok öykü biriktiren bir sinemacıydı. Nikita ve Leon ile sinema tarihinde önemli bir yere oturduktan sonra bu işin ticareti daha tatlı geldi ve seri hâlde proje üretmeye başladı. Hayal kırıklığıyla biten proje sayısı iyi filmlerinden kat be kat fazla şimdi. 30’dan fazla bu şekil; yapımcılığını ve senaristliğini üstlendiği sade suya tirit film var kariyerinde. Besson’un son projesi usta bir aşçının yemek tarifi gibi hazırladığı bir ajan filmi: "3 Days To Kill – Son Üç Gün." Hikâye ilk bakışta hiç de fena değil aslında:

Şiddetli bir gribe duçar olan gizemli ve karizmatik ajan Ethan (Kevin Kostner), ailesini işinin gerektirdiği tehlikelerden korumak isterken, onlarla arasına mesafe koymuştur. Elbette kolay şey değil ajanlık. Sırbistan’da aldığı bir görev sonrası hastalığı nedeniyle 3 ay ömrü kaldığını öğrenen Ethan, Paris’te yaşayan eski eşinin ve kızının yanına dönerek son günlerini kaybettiği yılları telafi ederek aile saadeti ile geçirmeyi planlıyor. Fakat hastalığını sona erdirecek bir tedavi karşılığında Suriye’ye silah satan dünyaca ünlü bir teröristi yakalaması istenince, ailesi ile işi arasında kalıyor ve doğal olarak Paris kan gölüne dönüyor.


Dediğim gibi; kâğıt üzerinde gayet yakışıklı duran bu hikâye, senaryo olarak neredeyse bir felakete dönüştürülmüş. Tuhaf yan öyküler ile destekleyelim derken, saçma sapan ve ölçüsüz, ana omurgadan sapışlar, gereksiz klişeler ile tıka basa doldurulmuş. Film matematiğini çok iyi bilen usta sinemacıların sıklıkla düştüğü bir hata bu.

Bir film kahramanını defolu yapmak, insaniliği ve inandırıcılığı artıran bir husustur şüphesiz. Ancak, yerlerde dakikalarca sürünen, öldü/ölecek, bitti/bitiyor hissiyatını defalarca tekrar etmek izleyicide ‘anladık kardeşim’ hissiyatından başka bir netice vermez/vermiyor.

Filmin küçük çatışması gibi görünen baba/kız gerilimi fikir olarak güzel gibi dursa da filmin akış mekaniğini ve meselenin aksiyon dengesini bozdukça bozuyor. Oysa Son 3 Gün açılış sekansıyla iyi şeyler vadeden bir film.

Yaşlılık sendromu bir bela sinema için. Gençlik dönemlerinde büyük hayranlıkla izlediğimiz nice sanatçı, yaşlandıktan sonra kariyerlerine sırtlarını dayanarak az maymuna dönmüyorlar kimi filmlerde. Kevin Kostner, bu dezavantajı hissettirmediği gibi belki de seyircinin temas kurup yakınlaşabildiği tek karakter olarak yer alıyor filmde. Karakterin yaşına uygunluğunu olumlu anlamda kullanmayı başarıyor, senaryo her ne kadar işi abartsa da oyunuyla bu riski minimize ediyor sanatçı.


Filmin diğer karakterleri ise vasatı aşamayan oyunculuklarıyla Son 3 Gün’ü sıradan bir film yapmaktan çıkaramıyor ne yazık ki!

Film bir ara ahlaki bir duruş sergiler gibi olurken, çok fazla dayanamıyor ve yine ‘Devlet her şeyden önce gelir’ klişesine teslim ediyor kendini. Dibine kadar klişe olan baba/kız kuşak çatışması sahneleri özensiz şekilde eklemlenirken Amerikalı kahramanlardaki dünyayı kurtarma potansiyeli hep hissettiriliyor!

Besson’un senaryolarının en başarısız yönü şüphesiz antagonist, yani kötülerdeki tek boyutluluğu. Neredeyse karikatür boyutunda ele aldığı kötücül karakterler bu filmde de var. Böylesine derinliksiz bir yapıyı şüphesiz yatay düzlemde yapılan hızlı kurgu ile kotarmaya çalışmış yönetmen McG. Montajın baş döndürücülüğü meselenin sığlığını unutturmuyor, insanı yoruyor sadece.


Hasılı kelam, izleyene ‘vakit kaybı’ hissini yaşatan bir film olmuş Son 3 Gün.


2 Mayıs 2014 Cuma

Top oynayan çocuklar

Hayatın uygun adım ritmini bir 'tık' düşürüp fona da hüznü ekleyince top oyunu bile başka bir hale dönüşüyor.

Erzurum hatırası Niyaz Diasamidze ile bambaşka bir tat bıraktı damaklarımızda.



28 Nisan 2014 Pazartesi

Dalgacı kahraman


Bir itirafla başlayayım; Amerikan hayali süper kahramanlara duyduğum mesafe hissi bir yana, Örümcek Adam formel anlamda bana epey uzak bir karakter. Çizgi roman formunda bir nebze katlanabildiğim Örümcek Adam dünyası, beyaz perdeye aktarıldığından beri bana hiç sıcak gelmedi. Bunun sebebi kahramanın geçirdiğim mutasyon, seriye tıkıştırılan iğdiş edilmiş erdem kırıntılarından çok, yükseklik meselesi. İnsanlara (dolayısıyla insanoğluna) bu kadar yüksekten bakış ve hayatı hep gökdelen tepelerinde oradan oraya zıp zıp zıplayarak yaşamak bir kahraman için vakay-ı adiyeden olabilir ama bende baş dönmesi ve bulantı hissi oluşturuyor.

Perdedeki ilk nesil Örümcek Adam sarsak bir anti-kahramanın kahramana dönüşmesiyle beraber, yaşadığı iç ve dış çatışmayı aktarırken, ikinci nesil ilk adımında hem yönetmen hem de başrol oyuncusunu değiştirerek taze kan ihtiyacını gidermişti. İki nesil Örümcek Adam’ın farkı sadece yönetmen ve oyuncu bağlamında olmadı. Daha düzgün ve temellendirilmiş derli toplu bir kahramana, mebzul miktarda ironi eklendi. Vizyona giren ‘İnanılmaz Örümcek Adam 2- The Amazing Spider Man 2’ çizgi romanın ruhuna sinmiş mizahı ziyadesiyle ön plana çekiyor. Bu kadar değil tabii ki…

Sam Raimi’nin tiplediği Örümcek Adam, gittikçe kararan ruh dünyasıyla umuda endeksli biz fani ve sıradan insanların içini bunaltmaya başlamıştı. Kahramanların defoları, verdikleri kendi iç mücadelesini hissedebilmemiz için şüphesiz önemli ama maske takan bir süper kahramansanız kimsenin umudunu kırmaya çok fazlaca hakkınız yok! Belki de bu nedenle (Artık bu tipleme için biraz karta kaçan) Tobey Maguire’in yerini Andrew Garfield aldı. Bu yeni ve ‘inanılmaz(!)’ Örümcek çocuk daha bir Dalgacı Mahmut zira! Bir de kameranın odak noktasını değiştirdi ikinci nesil. Olaylara ‘plonje’ bakış yerine POV (Point Of View) denilen, sanki kahramanın sırtına binmişiz de olayları yaşıyoruz hissini eklemişti.


Hatırlayalım, ikinci neslin ilk filminde; sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi Peter Parker’ın gençlik yıllarına gidip kimlik sorgulamasına şahit olmuş, sadece yeni bir ruh ve heyecan değil, kostümünden ağ atarlığına kadar yeni imajıyla karşımıza çıkmıştı. Kahramanlık bu kadar sululuğu kaldırır mı bilemem ama Örümcek Adam 2, işi biraz daha ‘makara’ya alıyor. Oysa kahramanlık ciddi bir iştir! Ama Hollywood tabii şehrin onca hayhuyunda, oyuncak araba gibi harcanan polis otoları ve trafik terörü içinde işin gırgırında olan bir kahraman olabiliyor.

2. Örümcek Adam’ın en büyük avantajı meselenin cemaziyülevvel kısmını sırtından atmış olması. Gerçi bu tür filmlerde ‘nedensellik’ çok da dert edilmez ama…

Örümcek Adam 2, sıradan insanlardan farklı olmanın neşesiyle açılıyor. Peter, o gökdelen senin, bu kule benim hoplayıp zıplarken, mesai saatleri içerisinde sevdalısı Gwen’le romantik anlar da yaşayabiliyor. Lakin istediğiniz kadar neşeli olun, kahraman olmanın bir bedeli oluyor. Her devirde ve her yerde kötü adam olabilir, mesele bu kötülüğün iyilikten ne kadar güçlü olmasıyla ilgili. Peter Parker, kendisinden daha güçlü bir kötüye karşı mücadele verirken, bir yandan da post-modern bir kan davasının figürü oluyor. Maskeye karşı kapüşonun mücadelesi bir noktadan sonra sembolik olarak iyiyle kötünün kadim çatışmasına dönüşüyor.

Filmin en önemli sorunu iyiden ziyade kötüleri tam tanıtamaması ve derinleşememesi. Aslında oyuncu kadrosu olarak hiç de fena olmayan Örümcek Adam 2, bu zaafı dolayısıyla (iyisiyle/kötüsüyle) kahramanlarını bize yaklaştırmayı başaramıyor. Benzer bir zaaf kahramanımızın sivil hayatıyla ilgili. Peter Parker’ın maskesiz hayatı çok önemsenmiyor.

Farkındayım; bu tür pop/corn yapımlarda ayrıntıya boğulup patlamış mısır/kola eşliğinde perdeye odaklanan seyirciyi kaçırmak mümkün. Ancak, yapısal olarak dolu olmayı hedeflerken, detayları ıskalamak filmin en önemli zaafı. Yönetmen Marc Webb, tercihini kahramanlıktan ziyade sıradan bir gençlik/romantik komediden yana yapınca bunlar çok fazla önemli durmuyor elbette. Kahramanlığı hobi olarak düşünen birine ne diyebilirsiniz ki?


Filmin temel çatışma noktaları çok güzel yakalanmış oysa. Zorunlu kötülük, mecburi düşmanlık ve geçmişin yaralarından kaynaklanan bir çatışma. Daha ne olsun? Gelin görün ki, İnanılmaz Örümcek Adam 2, tüm bu fırsatları birer birer harcayıp sıradan bir eğlencelik olmaktan ileri gidemiyor. İşin ilginç kısmı ise, bunlara rağmen serinin ilk filminden iyi olması! Bir de Atilla Taş misali size bir sır vereyim; aslında uçmuyor ip var!

Neredeyse ikibuçuk saat süren bu meşakkatli yapımın 200 milyon dolar gibi oldukça yüksek bir maliyeti karşılayıp karşılamaması, serinin devam filminde epey etkili olacaktır. Zira anlaşmaya göre 4 yıl içinde iki tane daha devam filmi gelecek.


14 Nisan 2014 Pazartesi

Derin devlet iş başında!




Kabul etmek gerekiyor ki, sinema bütün sanat dallarından çok daha fazla ‘kahraman’a ihtiyaç duyan ve seyircisine istediğini üretebilen bir tür. Tarihi ve günceli kendi standart donanımına göre malzeme olarak kullanıp üretilen kahramanlara ilave olarak –ekserisi çizgi romanlara dayanan- hayali kahraman tüketimi ile insanlığın süper kahraman ihtiyacı arasındaki ilişkiyi bilimin incelemesi gerekiyor. 7. Sanatın vaad ettiği hikaye ve damıttığı netice ile kimi zaman epikleştirerek ele aldığı kahraman öykülerinde artık sadece gişe düşünceli ticari bir beklentiyi hedeflemiyor. Endüstriyel sinemanın çoklu beklentileriyle üretilen bu filmler, artık çok katmanlı yapılarıyla sadece popüler bir eğlencelik olarak vazife de yerine getirmiyor. Hikaye inşasının matematiğine dikkatle riayet edilen bu ürünlerde daha derinlikli yapılara da denk gelebiliyoruz.

İster beğenelim ister ‘Amerikan propagandası hıh’ diye burun kıvıralım, süper kahramanlı filmler sanatın ve zekanın işbirliği ile kolay küçümsenmeyecek eserler ile kolay reddedilemeyecek öyküler anlatıyorlar. Marvel gibi şirketler Hollywood’un bu alanda ne denli ciddi ve sürekli filmler ürettiğinin göstergesi. Ellerinde bulundurdukları ‘ürün gamı’ ve seri üretimi meseleyi küçümseme boyutundan çıkarıp, salt ticari başarı öyküsü değil, iyi birer sanat ürününe de dönüştürebildiklerini gösteriyor.


Şurasını unutmayalım elbette; süper kahraman filmleri son tahlilde ailecek Wallmart’ta giden ortalama bir Amerikan bireyinin, elini oyuncak rafına uzattığında hemen sahip olabileceği bir macera sunar. Toplumların kahraman ihtiyacını karşılarken hem bir sektörü ekonomik olarak besler hem de, içine yedirilen pek çok erdemli kavram ile pedagojik bir katma değer elde ettirirler. Marvel; Avengers, Örümcek Adam, Hulk, X Men, Iron Man, Fantastik Dörtlü gibi serilerle adeta bu alanda kendi başına bir mecra oluşturuyor. Üstelik sadece sinema salonunda yankılanan bir yürüyüş değil bu. Çok ciddi anlamda işin bir de ‘beyazcam’ boyutu var.  İş bu kanalın son yapımı ‘Captain America: The Winter Soldier- Kaptan Amerika: Kış Askeri’ artık rutine bağlanan süper kahramanlı film üretiminde gelinen noktayı göstermesi açısından mühim bir film. Sadece anlattığı hikaye ve sinematografik yapısıyla değil, bu türün menzili ve güzergahı ile ilgili de son derece önemli ipuçları içeriyor.

Filmde, Steve Rogers’ı, nam-ı diğer Kaptan Amerika’yı, Yenilmezler ile birlikte New York’ta yaşanan dehşet verici olayların ardından Washington D. C.’de huzur içinde yaşarken ve modern dünyaya uyum sağlamaya çalışırken buluyoruz. Hayat acımasız tabii (!) insan süper kahraman olunca rahat bırakmıyorlar ve S. H. I. E. L. D. üyesi bir arkadaşı saldırıya uğrayınca Steve, çaktırmadan dünyayı tehlikeye atan bir entrika ağının içine çekiliyor. Bir bilgisayar oyunundan bile epik film çıkarmayı başarabilen endüstriyel sinema, öyle bir noktaya geldi ki, seyircinin beklentilerini ve tepkilerini artık ezbere bildiği için, hangi kadim hissiyatları ve kavramları gıdıklayacağını ezberlemiş durumda. Dolayısıyla, süper kahramanlı filmlerin inandırıcılık dozunu bir yandan yukarı çekerken, diğer yandan masallara has bir erdemli dil oluşturmaya çabalıyor. Kaptan Amerika: Kış Askeri bu formülü son derece başarıyla uygularken, izleyicinin gerçek dünya ile kurabileceği tüm ilintileri erdemli kavramlar çerçevesinde yapmayı başarmakla kalmıyor, modern toplumun gündelik şahit olduğu, ihanet, sadakat, kötülük ve korku gibi sair kavramları da hikayesine başarıyla yediriyor. Elbette işin geri kalanı çocuk oyuncağı; bu tür filmlerin gizli öznesi olan ‘tutuculuk’ damarından korkuları depreştirmek: ya insanlığın iyiliği ve güveni için üretilen şeyler fenaların eline geçerse? İşte bu noktada kahramanlar bile kurbana –geçici- olarak dönüşüyor ve iyilerle kötüler tüm şeytani tuzaklar eşliğinde film boyunca çatışıyor. KA: Kış Askeri anlattığı hikaye ve bu tarzın içermesi gereken ögeleri sömürmeden, tabiri caizse, dengeyle uygulamayı başaran filmlerden.



Her ne kadar filmin kötüleri derinlemesine işlenemiş olmasa da, senaryoya yedirilen bahsini ettiğimiz unsurlar bu eksiği görmemizi engelliyor ya da tolere etmemizi sağlıyor. Geriye ise bizi rahatsız etmeyen bol klişeli iki saat süren bir seyirlik kalıyor.

Bakalım bir sonraki durağımız “Guardians Of The Galaxy” bize neler anlatacak!