Savaşların insan ruhunda bıraktığı enkaz, çevresel
zararlardan çok daha derin ve kalıcı oluyor. Günümüz toplumlarının kronik
sıkıntılarını eşelediğimiz zaman bunların mutlaka bir savaşın bireysel ve
toplumsal ruhta bıraktığı hasarlar olduğunu görürüz.
Sinemanın bu derin travmatik meseleye sıklıkla eğilmesi işin
aksiyon kısmından çok bu nedenledir. Bu hafta vizyona giren The Railway Man,
önemli defosuna rağmen, savaşın eril yıkımına ve intikam hissine dair önemli
şeyler söylüyor.
Yıl 1942. Japon Kuvvetleri Singapur’u istila ettiklerinde
binlerce cesur genç asker savaş esiri olmuştur. Churchill’in “İngiliz
İmparatorluğu’nun başına gelen en büyük felaket” olarak nitelediği olay 1942
yılında yaşanır. Japonlar, Singapur’u işgal ettiğinde binlerce İngiliz askeri
esir alınır. 21 yaşındaki sinyal subayı Eric Lomax da bunlardan biridir. Lomax,
buradan Tayland’a, “Ölüm Demiryolu” denen yere çalışmak üzere gönderilir.
Savaşın tüm acımasızlığını yaşar Lomax. Her türlü cefa ve eziyeti görür.
Hastalık, bitkinlik, işkence ve ölümler…
Esirlere umut verebilmek için gizlice bir radyo yapar. Pasifik’te
Amerikalıların zaferlerini ya da Hitler’in yenilgilerini fısıldadıkça gücünü
yitirmiş ve yorgun binlerce çaresiz adam bir gün daha hayatta kalma gücü
bulmaktadır.
Radyo Japonlar tarafından fark edildiğinde Eric dayaklara,
sorguya ve birçok işkenceye maruz kalır ama hayatta kalmayı başarıp ülkesine
döner. Savaş gazileri sivil hayata hemen adapte olup yuva kurarak çoluk çocuğa
kavuşsa da Eric’in ruhundaki yara izi asla kapanmaz.
Öte yandan hayatını değiştirecek kadına da bir tren
yolculuğunda rastlar. Ancak sevginin tüm kuşatıcılığına rağmen, savaşın açtığı
büyük yaralardan fışkıran travmalar evliliğini de zorlamaya başlar. Kendisine
her türlü işkenceyi yapan düşman askeri bulup intikam almaya niyetlidir.
‘Geçmişin İzleri – The Railway Man’ filminin konusu kısaca
böyle. Film gerçek bir hikâyeden alınma. Ne kadarı abartma, ne kadarı düşmanlık
histerisiyle yazılmış bilmiyorum ama savaşın tüm acımasızlığına dair epey sert
ve sarsıcı ayrıntılar içeriyor Geçmişin İzleri.
Film sıklıkla geri dönüş (flashback) kullanarak hikâyeyi
tamamlayan bir yapıya sahip. Işık, kostüm, mekân tasarımı ile göz dolduran
Geçmişin İzleri, usta işi oyunculuklarıyla da ilgiyi hak ediyor. Ancak bir
mesele var ki, tüm bunları önemsizleştiriyor âdeta.
Hep söylenir; savaşın kazananı yoktur. Galibi de mağluptur
esasen. Geçmişin İzleri, (şüphesiz filme kaynaklık eden kitaptan dolayı)
kahramanlarına taraflı bakan bir çalışma. Japon askeri şeytanlaştırılırken,
İngilizler mağdur ve âdeta günahsız gibi gösteriliyor film boyunca. Bu haksız,
hatta insafsız taraf tutma, belki dramaturjinin kaba sınıflamasına göre mazur
görülebilir ama gerçeklikle karşılaştırıldığı zaman sanat eserine ciddi darbe
vuruyor. Finalde tüm bu orantısız tarafgirliği dengelemeye çabalasa da yeterli
olmuyor maalesef.
Mağdur kahramanımızın eşi Patty bir mağdurun eşinden ziyade,
erkeklerin sebep olduğu acılara içi yanarak şahit olmak zorunda kalan ve
elinden geldiğince çırpınarak bu derin travmayı tedavi etmeye çabalayan bir
unsur olarak son derece olumlu kullanılıyor filmde. Tabiri caizse, eğri duvarda
doğru tek tuğla olarak bulunuyor kadın.
Russell, “Savaş kimin haklı değil, kimin güçsüz olduğuna
karar verir.” diyor. Güçlülerin de
aslında güçsüzler kadar zayıf ve kırılgan olduğunu gösteriyor Geçmişin İzleri.
Bazı yaraların ne kadar kapansa da, izinin kaldığını ve bu
izin bile insana acı vermeye yettiğini görüyoruz. Yine de şu cümlesine
katılmamak mümkün değil. “Nefret bir gün bitmek zorunda!”





















-large-picture.png)










