26 Temmuz 2015 Pazar
21 Temmuz 2015 Salı
Langırt masasındaki hayatlar
1981 yılında Japon çizer Yoichi Takahashi bir manga serisine
başladı: Kaptan Tsubasa. O güne kadar alışık olunmadık bir popülerliği
yakalayınca anında anime olarak dizi yapıldı. Enteresandır dizi, neredeyse
mangayı da aştı ve uluslararası ün kattı bu futbol animasyonuna. Ülkemizde de
yıllar boyu “Küçük Golcü” adıyla yayımlandı. Japon genç takımının yıldız
oyuncusu Tsubasa Oozora’nın maceralarını konu eden hikâye, hem futbol öznesinde
rekabet, fanatizm, başarı, hırs, azim gibi evrensel kavramları ele alıp küçücük
çocukların bile algılayabileceği yumuşaklıkta anlatırken artık bir endüstriye
dönüşen futbolun da özüyle ilgili önemli şeyler söyledi.
Arjantinli yönetmen Juan Jose Campanella kelimenin tam
anlamıyla ‘tok’ bir sanatçı. Şahane ötesi filmi Gözlerindeki Sır (El secreto de
sus ojos) ile 2009 yılında Oscar ile beraber pek çok ödül aldı ve sinema izleyicisinin
ağzına tabiri caizse bir parmak bal çaldı. Herkes bu sıra dışı yönetmenin
aldığı övgülerden sonra film çekmeye hız vereceğini düşünürken, o yine kendi
sektörüne geri döndü ve dizilerle uğraşmaya devam etti. Yabancısı olmadığımız
bazı TV serilerinde onun imzası var ama açıkçası herkesin jenerik takip etmek
gibi bir alışkanlığı olmuyor. Yoksa Campanella,
Dr. House (MD)’den Law&Order’a kadar pek çok Amerikan popüler
dizisine yönetmen olarak da imza attı.
Girişi fazla uzatmadan bu aykırı yönetmenin konu ve tür
seçimindeki rahatlığına örnek olabilecek son filminden bahsedelim. Metegol,
yani Altın Gol Arjantinli sinemacının iki yıl önce çektiği son uzun metraj
filmi. Yönetmen bu filmden sonra da yine kendi sularına, dizi film sektörüne
döndü. Ve bir futbol animasyonu olan Metegol, ülkemizde yeni vizyon şansı
buluyor. Hikâyesi ve devamı ise şöyle:
Küçük bir kasabada zamanının çoğunu langırt oynayarak
geçiren Amadeo, biraz fazla utangaç olmasına rağmen çok yetenekli bir çocuktur.
Bir gün futbolda çok başarılı olan Ace ile maç yapar. Ace maçı kaybeder, bunu
kendine yediremez ve çok büyük hırs yapar. Aradan yıllar geçer ve Ace bu küçük
kasabaya çok ünlü bir futbolcu olarak geri döner. Yaptığı yenilgiyle sonuçlanan
maçın rövanşını ve intikamını almak için bütün kasabayı bir stadyuma çevirir.
İlk olarak işe Amadeo ile en son langırt oynadığı ve yenildiği kafeden başlar.
O anda küçük langırt oyuncuları sihirli bir şekilde hayat bulurlar ve Amadeo’ya
Ace ile kasabayı kurtarmak için yapacağı hayatının maçında yardım etmeye
çalışırlar. Aşk, arkadaşlık ve beraberlik duygularının karışımı olan bu macera
ekibin eski ağır toplarını da bir araya getirecektir. Acaba takımın onurunu bu
önemli maçta kurtarmak mümkün olabilecek midir?
Altın Gol gerek anlattığı futbol sektörü bağlamında, gerekse
inşa ettiği her karakterin sahiciliği açısından oldukça sağlam bir yapıya
sahip. İnsanlık tarihindeki kadim ve temel çatışmalar öyküye ustaca yedirilmiş.
Yönetmenin ustası olduğu TV ekranı çerçevesinde hikâye anlatma yeteneği filmde epey
işe yarıyor ve son derece akıcı bir tarza ilerliyor.
Film sadece futbolu anlatmıyor, aynı zamanda mebzul miktarda
özellikle Arjantin ile ilgili siyasi alt metinler de içeriyor. Dikkatli bir
okuma yapıldığında sınıf çatışmasından tutun da, saray ve görkemli hayatlara
oradan makam araçlarına kadar bizim de enteresan bulacağımız ayrıntılar cabası.
Öte yandan film bol metaforik göndermelerde bulunuyor. Kubrick’in 2001: Space
Odeyssey’den Bergman’ın meşhur Yedinci Mühür’üne, Coppola’nın Kıyamet’inden
Sergio Leone filmlerine kadar epey zengin bir gönderme listesi var.
Langırt belki futbol rekabetini PS vasıtasıyla yaşayan
günümüz çocuk ve gençleri için çok fazla anlam içermiyor olabilir. Bunun
idrakinde olan Campanella, biçimsel olarak yadırganmayacak bir stil tercih
ederek FİFA oyunlarına aşina jenerasyonun da ilgisini diri tutmayı başarıyor.
Küçücük bir oyun masasından kocaman bir evren oluşturuyor ve insana dair
yüklüce hissiyatı ustaca harmanlayarak modern bir masal anlatıyor.
Mizah yazarı Roberto Fontanarrosa’nın kısa hikâyesinden yola
çıkılarak çekildiği için bol miktarda hiciv ve aforizma da barındıran, futbola,
futbol oyunlarına, animasyona ilginiz varsa kayıtsız kalmayacağınız bir film
Altın Gol.
Şuradan aldım
14 Temmuz 2015 Salı
Ruh enkazının derinlerine
Steven Pressfield, M.Ö. yaklaşık 500 yılında yaşanan
Pers-Sparta savaşı olan Termopilai’i anlattığı Ateş Geçitleri’nde savaş
kavramına erdem perspektifiyle yaklaşır ve şöyle der: “Erdemi ortaya barış
değil savaş çıkarır. Kötülüğü barış değil savaş değiştirir. Savaş ve savaşa
hazırlık, insandaki soylu ve dürüst olanı meydana çıkarır. Onu, kardeşleriyle
bir araya getirir, bencil olmayan bir sevgiyle birleştirir. Zorunluluk
karşısında aşağılık ve şerefli olmayan her şeyi silip atar.”
Almanya’nın orta kuşak yönetmenlerinden Christian Petzold,
çektiği filmler ile kendine özgü bir sinematografisi olduğunu çoktan
göstermişti. Petzold, her ne kadar 2 bin yılı öncesinde çektiği TV filmleriyle
bilinse de, esas çıkışı 2003 yapımı Wolfsburg ile yapmış ve son dönem Alman
sinemasının en sağlam örneklerinden birini vermişti.
Çok genel bir tasnifle filmlerinde hep bir yol öyküsü
anlatan Alman yönetmen, bu yolculuğu kimi zaman içe, kimi zamansa dışa dönük
olarak yaptırdı. Artık rahatlıkla ‘usta’ titrini almayı hak eden bu Alman
sinemacı son filmi ‘Phoenix – Yüzündeki Sır’ ile çıtasını epey yukarılara
taşıyor. Ancak film özellikle ritminden dolayı epey handikap da içermiyor
değil.
“Hiçbir zafere çiçekli yoldan gidilmez” der La Fontaine.
Yüzündeki Sır, yönetmenin geçmişe yaptığı yolculuğun bir başka durağı olarak
çıkıyor karşımıza. Film, savaşın sadece bedeninde değil ruhunda da yaralar
açtığı insanların epey ağır ve derinden akan öyküsü: “II. Dünya Savaşı özellikle
Avrupa’da sadece fiziksel yıkımlara sebep olmamıştır. İnsanlar ruhen ve bedenen
de parçalanmıştır. Savaş öncesinde şarkıcı olan ancak savaşta, toplama
kamplarında gördüğü işkencelerden dolayı yüzünde oluşan ve onu tanınmayacak
hâle getiren yaralarla kurtulan Nelly, bir dizi ameliyat geçirerek yeni bir
yüze kavuşur. Bu süreçte ona yardım eden arkadaşı Lene’nin ısrarlarına rağmen
yeni bir hayata başlamayı reddeder ve Berlin’de kalarak hakkında duyduklarına
inanmak istemediği eşi Johnny’i aramaya karar verir. Karşılaştıklarında Johnny
Nelly’yi tanımayacak ve ondan hayatını altüst edecek bir istekte bulunacaktır.”
Bir tür savaş sonrası psiko-drama sayılabilecek Yüzündeki
Sır, akışıyla klasik sinema izleyicisinin alışkanlıklarına epey ters gelebilir.
Zira giderek hızlanan değil, finale doğru ritmi epeyce düşen, hatta bir ara
olayların ağır çekim aktığı hissiyatı veren bir yapıya sahip. Ancak şaşırtıcı
finaliyle sabrın armağanını da fazlasıyla veriyor. Fiziki dönüşümün insan
ruhunda oluşturduğu etkiyi anlatan pek çok başarılı film izlemiştik. Ne ki
gidilen bu girift yolculuğun ne gibi psikolojik duraklara uğrayarak ruhta
açtığı yaralar hakkında bir fikriyat oluşturabilen sağlamlıkta olanı epey azdır
sanırım. Christian Petzold, olay ve mekândan ziyade karaktere yoğunlaşarak
hikâyenin içine sızabilenler için esaslı bir serencam oluşturuyor. Elbette
bunda kurduğu başarılı atmosfer ve özellikle başarılı oyunculukların etkisi
büyük. Ve bu yönüyle Yüzündeki Sır modern sinemaya yüz vermeyen, yeni kuşağın
belki de hiç hatırlamadığı filmlerden tatlar içeriyor.
Filmde; erdem, ahlak, ihanet, sadakat, bağışlama gibi
kavramlar didaktizme kaçmadan usul usul enjekte edilmekle beraber, kolay
anlarda herkesin iyi olduğu bir dünyada, zorlukta insanın en yakınının bile
nasıl değişebildiğini anlatması ayrıca bir yazı konusu olabilir. Zaten filme
ismini veren Phoenix metaforu da bu yüzden sanırım.
Savaşın yüzlerle beraber kişilikleri, kimlikleri ve ruhları
da sildiği etkisinden yola çıkarak bir tür kimlik arayışı filmi olan Yüzündeki
Sır, ağır, farklı ve ilginç bir film. Yıkıntılar arasında yaşamak zordur, hele
hele yıkılan ruha dair bir şeyler ise...
Orijinal metin şurada
7 Temmuz 2015 Salı
İntikam: Susarak öleceksin!
Medeniyetlerin kuruluşu öncesi ve yıkılışı sonrası oluşan
kaos ortamlarında gücü elinde tutanların iktidarı bir tür ‘haydut hakimiyet’
modeli oluşturur. İster Amerika’nın kuruluşu öncesine, ister Osmanlı’nın
yıkılışı sonrasına bakalım, kültürler ve figürler farklı olsa da ortaya çıkan
tablo aynıdır. Hollywood sineması yıllar boyu ‘Vahşi Batı’ formunda bu durumu
anlatan epey film çekti. Son yıllarda western bir tür form değiştirerek yerini
bilim-kurgu türü post-apokaliptik temalara bıraktı.
Danimarka Film Akademisi mezunu ve İskandinav sinemasının
enteresan ismi, reklam yönetmeni Kristian Levring, yaklaşık 15 yıl önce çektiği
bir Shakespeare uyarlaması (Kral Lear) post-western filmi olan “The king Is
Alive” ile dikkatleri üzerine çekmişti. Levring son filmi ‘The Salvation –
İntikam’ ile hem Western filmlerinin kendi sularına dönüyor, hem de kendi
kültüründen bir kahramanı öyküye katarak meseleye olan hâkimiyetini
yitirmeyerek yapıyor bu işi. Roberto Rodrigez, bir sinema dersinde yönetmen
adaylarına nasihat ederken, ‘ne olursa olsun tam hâkim olduğunuz kültürün
filmini yapın’ derken sanırım böylesi bir şeyi kastediyordu.
Meseleyi çok sarkıtmadan hikâyeye bakalım: Almanlara karşı
1864 Savaşı’nı kaybeden Danimarka’da artık yaşanamayacağını düşünen yorgun
asker Jon ve kardeşi okyanusu aşıp Amerika’ya yerleşmiştir. Burada düzenli bir
yaşam kurmaları 7 yıl sürer. Ailesini de yanına aldığında ise kader ona farklı
bir yol çizmiştir bile. Sahip olduklarını yitiren Jon kötü adamlardan intikam
alır ama kötünün de kötüsü vardır; düşmanının ailesi. Ve Jon’un esas mücadelesi
ondan sonra başlar. Başlarda intikam ateşiyle yanan kahramanımız artık hayatta
kalma mücadelesi verecektir.
İntikam, alabildiğince basit, klişe ve çok tüketilen olay
örgüsüne rağmen, güçlü oyuncu kadrosu ve görsel estetiğiyle dikkat çekiyor.
Yönetmen Levring, Sergio Leone’ye saygı duruşunda bulunurcasına yaptığı açılış
sekansıyla hikâyeyi hiç beklemeden kırıyor ve filmi kahramanın öyküsüne
dönüştürmeyi deniyor. Ve tüm risklerine rağmen bunu başarıyor da…
Başrolde Avrupa’da almadığı ödül kalmayan, Danimarka’nın
güçlü oyuncusu Mads Mikkelsen’e son dönemin aranan oyuncusu Fransız Eva Green
diyalogsuz oyunuyla eşlik ediyor. Jon’un kardeşi rolünde ise İskandinav
sinemasının Oscarlı popüler ismi Mikael Persbrandt var. İntikam, kurguladığı
dünyanın inandırıcılığını emek verilmiş atmosferi kadar oyuncu kadrosuna da
borçlu.
Filmi yukarıda tutan unsurlardan biri de, kötü karakterlerin
iyi tasarlanmış olması. İntikam iyilere çok romantik yaklaşmadığı gibi, bu iyi
niyetini kötü karakterlerden esirgiyor ve iyi de ediyor. Şüphesiz bunda aslan
payı Amerikalı aktör ve baş kötü Henry Delarue rolündeki Jeffrey Dean Morgan.
Tüm ekibe biraz da popülerlik sosu olarak ünlü Fransız topçu Eric Cantona
eklenince kadro tamamlanıyor.
Pek çok kişi için önemsiz gibi görünse de İntikam’ın en
başarılı yönlerinden biri de süreyi son derece akılcı ve ekonomik kullanması.
Film tüm derdini bir buçuk saatte anlatmayı başarıyor ki böylesi epik
sınırlarda gezinen filmlerde bu kadar kısa sürede meseleyi aktarmak oldukça
zordur.
Takdirin önemli bir bölümünü de filmin görüntü yönetmeni
Jens Schlosser hak ediyor sanırım. Sadece kurduğu derin çerçeveler ile değil,
westernin artık unutulan klasik kamera hareketlerinden de sapmayarak filmden
alınan tadı yukarı taşımayı başarıyor Danimarkalı usta.
İnsanlığın kadim olan mağduriyet, iktidar, haydutluk, kaba
kuvvet; 20. yüzyılın savaş ve kavga sebebi olan iki önemli meselesi petrol ve
göç gibi pek çok kavramı da dozunda bünyesinde bulunduran ‘The Salvation –
İntikam’ riskli bir alanda ustaca at koşturan ellerden çıkmış, bu türe merakı
olanları tatmin edecek sıra dışı bir yapım.
Şuradan alınmıştır.
30 Haziran 2015 Salı
Ben senin iyi olma ihtimalini sevdim!
Hep böyle olur; bir hikayenin finalinde tıkanıklık olunca,
müellifleri işin başına dönüp, ‘mevzu nasıl başladı’ kısmına girişirler.
Sanırım bu tıkanıklığı aşma yöntemi en çok bilim kurgu türünde işe yarıyor. Ve
şüphesiz 1984 yılında sinemanın yaşayan dâhilerinden olan James Cameron’un
sağlam bir şekilde köklerini yerleştirdiği Terminator bu iş için en şahane
örneğimiz. Çekildiği sene sadece kullandığı görsel efekt teknolojiyle değil (ki
serinin ikincisi en önemlisiydi) konusuyla da yaşayan bir karakter oldu tüm
kahramanları. Hikaye ilerledi, değişik oyuncu ve yönetmenler ile farklı
maceralara uğradı ama özü hiç değişmedi. O kadar ki, TV serisine döndüğünde
bile Terminator ruhu yaşadı.
Bir şey daha var; sanırım izleyicilerin de hoşuna gitmiş
olacak ki, daha önce metaforik olarak kullanılan pek çok unsur bu tür seri
filmlerde giderek yüzeye çıkıyor ve artık doğrudan veriliyor. Terminator:
Yaratılış da bu çizgiden sapmıyor ve Kitab-ı Mukaddes’e sırtını yasladığını
gizlemeye ihtiyaç duymadığı gibi, diyaloglara da açıktan açığa yediriyor.
İsminden başlayarak yaptığı minik kelime oyunlarıyla Hıristiyan kültürüne atıf
yapmaktan haz alıyor. Daha önceki Terminator’lerde çok fazla katman sıkıntısı
çekmeyen yapımcılar özellikle son iki filmde ihmal ettikleri kısmı tamamlıyor
ve bunu çok iyi görsellikle destekleyerek popüler sinema izleyicisi için iyi
bir seyirlik ortaya çıkarırken, kalıcılığı da olabildiğince uzatıyorlar.
Filme geçecek olursak, başrol oyuncusu Arnold
Schwarzenegger’in fiziksel yıpranmışlığını bile bir mizah unsuru olarak
yedirmeyi başaran son Terminator “Genisys – Yaratılış” başlarda ‘eh bunları
biliyorduk’ hissi veren ancak özellikle ikinci yarısının başından itibaren yeni
şeyler söyleyen ve şaşırtmayı başaran bir yapıya sahip. Hikâyemiz şu: Yine
gelecekteyiz, insanlar ve makinalar arasında amansız bir savaş yaşanmaktadır.
İktidarı elinde tutan bilgisayar tıpkı Matrix’teki gibi insanların zaafından
yararlanarak kendine hain de bulabilmektedir. Akabinde ve detayında İnsan
direnişinin lideri John Connor emrindeki asker Kyle Reese’i annesini korumak
için geçmişe yollar. Aslında bunun tam bir koruma amacı olmadığını Çavuş Reese
haricindeki cümle âlem de bilmektedir! Ancak zamanda yapılan bu seyahatler
kaderde kırılmalar meydana getirir ve tamir etmek, aynı zamanda makinanın
iktidarını engellemek için yılanın başını küçükken ezeceksin felsefesiyle
günümüze sıçrama yapar kahramanlarımız. Bugün basit oyun, sosyal medya ve
eğlence cihazları olarak herkese derisi kadar yakın olan cihazların ileride
başımıza bela olacağını bildikleri için şeytanın kökünü daha güçlenmeden
kurutmayı hedeflemektedirler. Ve tabii olaylar, olaylar...
Başta da belirttiğimiz gibi, iyiler ve kötüleri
alabildiğince kadim ve kavramsal karakterler üzerine oturtmayı başaran
Yaratılış, görsel efektin de yardımıyla epey kafa karıştıran sürprizlerle
ilerliyor. Ahir zaman çağında sabah iyi olarak uyanın biri akşam olmadan bir
anda şeytanlaşabildiği gibi, şeytan zannettiklerimiz bir şekilde iyilerin
safına geçiyor. Terminator: Yaratılış’ın en önemli özelliği bu; sürekli yer
değiştiren, iyi ile kötü arasında salınıp duran robotlar ve insanlar. Mutlak
tek kötü var: bilgisayarlar!
Esas robot (artık dede olmuş ‘moruk’tur) saç sakal beyazlamış,
hareket ve tavırlarıyla Cüneyt Arkın tadında bir koruyucu olmuştur. Yaşlıdır
ama antika değildir (Bu kendi ifadesidir). İçi çürümediği için (robottur zira)
formundan pek bir şey kaybetmediği gibi, feragat ve fedakarlıkta insanlara
örnek gösterilecek erdeme bile sahip olmuştur. Üstelik (zoraki de olsa)
sırıtabilmektedir bile! Sarah Cannor’un bir yerde dediği gibi kimi sevse üç gün
yaşamadığı için, insanlara mesafelidir ama gelecekteki direniş onun soyuna da
bağlıdır. Bu sebeple işin romantik sosu da bulunmuştur ve gelecekteki çavuş ile
geçmişteki Sarah arasında melodram tadında bir aşk da yaşanacaktır.
Uzatmayayım; içine Mesih, peygamber, şeytan, melek gibi pek
çok kadim kavramı fazla metafor bulamacına daldırmadan doğrudan enjekte etmeyi
tercih eden Terminator: Yaratılış, başları kolaj tadı veren, gittikçe
ilginçleşen bir yapıya sahip. Yine de insan izledikten sonra eve gelip Mahşer
Günü’nü bilgisayardan izleme ihtiyacı hissediyor. Sonrasında fişleri çekmeyi
unutmamak lazım!
23 Haziran 2015 Salı
Ters Yüz: Çünkü İnsanız...
Marnie Oradayken filmi dolayısıyla
yazdığımız yazıda, Uzakdoğu animasyon stüdyosu Ghibli’yi yüceltirken Pixar’a
biraz haksızlık ettiğimize dair haklı serzenişler işittik. Oyuncak Hikâyesi,
Arabalar, Kayıp Balık Nemo, Bir Böceğin Yaşamı, Cesur gibi çizgi üstü animasyonlar
ile çizgi sinemasında kendine has bir tarz oturtmayı başaran Pixar’ı küçümsemek
yahut aşağılamak değildi niyet elbette. Hele hele Oyuncak Hikâyesi gibi
senaryosuyla kendi türünün dışındaki rakiplerin bile önünde sayılan örneği yok
saymak büyük haksızlıktır.
Mesleğe Toy Story gibi şahane filmin hikâyesini yazarak
başlayan Pete Docter, Yukarı Bak (Up) ile tam anlamıyla zirveyi yakalamış ve
2’si Oscar olmak üzere yüzlerce ödülle taltif edilmişti. Docter, yine elini
taşın altına koyuyor ve bu sefer hem büyükler, hem de küçükler için (bu hiç
kolay değildir emin olun) dokunaklı bir hikâye olan Ters Yüz (Inside Out)
karşımıza çıkıyor. Elbette Ghibli’nin son şaheseri Marnie Oradayken için
dediklerimiz baki ancak her ne kadar tarzı ve atmosferi ile farklı olsa da Ters
Yüz en az Oyuncak Hikayesi kadar etkileyici bir başyapıt.
Yönetmen daha önceki filmlerinde eşyaların da bir ruhu ve
kişiliği olabileceği varsayımından yola çıkarak, şaşırtıcı öyküler kurabilmeyi
başarmıştı. Ters Yüz hakikate simetri ile bakınca nelerin olabileceğine dair
zekice kurgulanmış bir senaryoya sahip. Bu kez hislere karakter gömleğini
giydirerek yine sıra dışı bir pencere açıyor Docter. Hikâyesine göz atacak
olursak: Özellikle çocukluktan gençliğe geçiş dönemlerinde muhit değiştirmek
büyüyen kişinin karakterini etkiler, derler. Riley de bundan müstesna değildir.
Babasının işi dolayısıyla taşınmaları alıştığı hayattan kopmasına sebep olur.
Riley yeni çevresine alışmaya çalışırken bizzat duygularının kendisini
yönetmesine imkan tanır. Her insanın içinde taşıdığı neşe, korku, öfke,
iğrenme, üzüntü ile birebir iletişime geçen bu afacan yeni hayatına alışırken
içinde yaşadığı muazzam şenlikli çatışmaya izleyiciyi de ortak eder.
Filmin bir portrenin temeline inip, onu şekillendiren
unsurlara kişilik vermesi şahane bir buluş. Kişinin karakteri bir yandan
gelişirken, diğer yandan görünür yüzeydeki gelişmeler filmin esas hedef kitlesi
olan çocukları da sıkmayacak şekilde yedirilmiş Ters Yüz’de. Öte yandan
büyüklerin ve büyüyüp filmi hatırladıklarında küçüklerin keşfedebilmesi için
epey zengin bir metaforik katmanı var filmin. Özellikle beş temel hissin adeta ana arterini açarak bizi içine almayı başaran yönetmen, sıkı sıkıya dokunmuş ve
incelikli olay/his örgüsüyle bir tür sinema dersi de veriyor.
Çocuk pedagojisine inip, bizi çepeçevre sarmalayan evrenin
bir kişiliği olduğunu daha önceki çalışmalarında son derece başarıyla gösteren
Docter ve ekibi, bu kez sahip olduğumuz hisleri iyi/kötü diye kategorize
etmeden, ‘normal, çünkü insanız’ alt metniyle hikayesine yediriyor.
Doğrusu, bu kadar ağır bir meselenin hem de bir animasyon
filminde adeta tereyağından kıl çeker gibi ustalıkla ele alınması hayranlık
verici bir yetenek. Meselenin tıkanma noktasında kolaylaştırıcı temel refleks
ve kabullere başvurarak işi çözmek, filmin kâğıt üzerinde taşıdığı çok büyük
bir ‘anlaşılabilir olma’ riskini de tamamen ortadan kaldırmış.
Aslında ekstra bir çatışma kurgusuna bile ihtiyaç duymayan
buluşu (hisler zaten tabii çatışma durumundalar) meselenin yüzeyindeki olayları
ihmal etmesine sebep vermemiş. Bu yönüyle Ters Yüz, bir animasyondan
beklenmeyecek derinliğe sahip.
Film, bir ruhun ve bedenin olgunlaşma yolunda yaşadığı iç
çatışmayı görünür hâle getirebilen son derece başarılı bir animasyon.
Karnelerin mürekkebinin bile henüz kurumadığı şu günlerde çocuğunuzla beraber
gidip hem iyi vakit geçirebileceğiniz, hem de sonrasında epey sohbet
edebileceğiniz klasik olmaya aday bu filmi en az çocuklar kadar dikkatli
izleyin ki, sonrasında gelecek sorulara karşı bir şeyler söyleyebilesiniz.
16 Haziran 2015 Salı
Korku kafesi kırılınca
Toprağı bol olsun, Michael Crichton, bilim kurgu ve tekno
gerilim türünde epey bereketli ve çok satan örnekler yazarak gitti bu dünyadan.
Aldığı tıp eğitimi ve bilime saplantı derecesinde olan hayranlığı yazdığı
kitapların bilimsel bir değeri olmasa da edebî alanda tanınmasını sağladı.
Binary, İki Beyinli Adam, 13. Savaşçı, Congo ve Küre gibi
popüler kitaplardan sonra 1990 yılında bir bilim kurgu klasiğine dönüşmekle
kalmayıp, oyuncak sektöründen eğlenceye kadar, modern insanın hayatında pek çok
alana etki edecek olan Jurassic Park’ı yazdı. Kitabın filme dönüşmesi elbette
uzun sürmedi ve zekâsını sanat kadar ticarette de kullanmayı beceren Steven
Spielberg 1993’te meşhur kitabı aynı isimle filme çekince, bir ‘Janr’ oluştu.
Cem Yılmaz da filmlerinde parodisini yapacak kadar küresel bir etkileşimdi bu.
Muazzam bir pazarlama ve PR ile tüm dünyaya âdeta virüs gibi yayılan bu
‘dinozor’ akımı ülkemizi de hemen esir almıştı. Film, milyonlarca yıl önce
nesli tükenen dev yaratıkların günümüzde yaşaması durumunda başımıza neler
gelebileceğine dair tutucu bir bilim kurguydu. Spielberg, ticari zekâsını
konuşturmuş ve filmin en zor anlaşılacak olan kısmını, yani ‘nasıl oluyor da
dinozorlar bugün yaşıyorlar’ kısmını animasyon ile adeta tereyağından kıl
çekerek çözmüştü.
Devamı ve benzerleri çekildi Jurassic Park’ın. Oyunları ve oyuncakları çıktı, eğlence merkezleri kuruldu, 6 boyutlu kısa filmler vs… Aradan 14 yıla yakın bir süre geçince Spielberg yeni jenerasyona da hatırlatma kabilinden seriye bir yenisini eklerken kavramlar ile anlamları restore ederek çıkıyor seyircinin karşısına. Hikâye bu yönüyle hemen her kültüre daha da yakınlaşıyor, hele ki bizim gibi korku ile yönetilmeyi âdeta kader olarak yaşayan toplumlar için dinozorların dünyası farklı bir sahiciliğe ve yakınlığa sahip oluyor. Hikâye şu: Jurassic Park’ın adası olan Nublar, ‘Yeni Türkiye’ yöneticilerinin eline geçmişçesine hemen alışveriş ve eğlence merkezine dönüştürülmüştür. İnsanlar ellerinde mısır patlağı ile köpek balıklarının ava dönüştüğü kanlı bir eğlence içinde kahkaha atıp tüketmektedir kapitalizmin tüm ürün gamını. Ancak gözünü para hırsı bürümüş yöneticileri daha fazlasını istedikleri için dinozorların genleriyle oynayıp yeni bir tür üretmeyi başarmıştır: Insidious Rex… Elbette her Frankeştayn önce yakın çevresine, ardından dönüp sahibine tehdit oluşturup zarar verecektir!
Crichton kitabını yazarken meşhur gerilim ve korku kültlerinden beslenmiş ve kimi sekanslarında parodi bile kullanmıştı. Hatırlayınız meşhur tavanı olmayan tuvalet sahnesini. Benzer bir sahneyi Hitchcok’un Kuşlar filminde görmüştük. Bu perspektifle baktığımızda Jurassic serisi Dr. Moroeu’dan King Kong’a kadar pek çok korku modelinden yararlanıyordu. Bu nedenle Jurassic World temele inerek insanın korkularının bilinçaltı kafesinden firar ettiğinde neler olabileceğine dair bol efektli bir ibretlik ama kolay tüketilecek film çıkarmış ortaya. Dinozorlaşan insan ya da insanlaşmış dinozor görüyoruz film boyunca. Karakterlerin temel arketiplerine göre birer karşılık koymuş yapımcılar filme. Bu yönüyle hayvanların macerasından ziyade, insan ve korkularına dair etkileyici bir alt katmanda ilerlemek mümkün Jurassic World’da.
Enteresandır filmin yönetmeni Colin Trevorrow, 70’li yıllarda henüz görsel efekt teknolojisinin tam gelişmediği dönemlerde yapılan korku atmosferine benzer bir ortamda ilerletiyor öyküsünü. O dönem, filmin hileleri anlaşılmasın diye olayların neredeyse tamamı loş ya da karanlık ortamlarda geçerdi. Jurassic World da bir yerden sonra geceye devrediyor macerayı. Ama bunu yaparken de yine metafora sığınarak karanlığı aydınlık bir yere bağlıyor ve ucunu da açık bırakıp serinin geleceğine yatırım yapmayı ihmal etmiyor. Senaryo matematiğine de azami dikkat edilerek başkahramanlar arasında zıtlık ve defo açısından simetri oluşturmayı ihmal etmeyen Jurassic World, ilk örneklerinin aksine belki de çağın ruhuna uygun olarak epik bir korkudan ziyade oyun konsolunda tüketilecek forma dönüştürülmüş. Bu durum yeni nesil için filme takılıp kalma noktası olabilir ama Jurassic Park aşinaları için şüphesiz rahatsız edici. Adayı ülke, kahramanları yakınlarımızdan biri olarak algıladığımızda ise olayın rengi değişip farklı ve ibretlik bir seyir çıkıyor Jurassic World’da.
8 Haziran 2015 Pazartesi
Marnie oradayken: Hiçliğin ortasında
Yosujiru Ozu sadece Japon sineması için değil, sinema tarihi
için de önemli bir yönetmen. Başta Tokyo Hikâyesi olmak üzere çektiği filmlerde
sinemanın Batı dünyası aracılığıyla insan algısında oluşturduğu temel kabullere
âdeta karşı çıkarak biçim ve öz olarak yepyeni bir bakış getirmişti. Ozu’nun
sinemasında klasik drama ve tragedya kalıplarının çok dışında bir şeyler vardı
hep. Beylik bir ifadeyle, hayatı boyunca çektiği 50’yi aşkın filmle Hollywood’a
karşı olmasa da alternatif bir bakış ve anlayışın sinemacısı olmuştu, toprağı
bol olsun.
Animasyon türü için de yıllardan beri Cartoon Network,
Pixar, Marvel gibi dev Hollywood şirketlerine alternatif duruş sergileyen bir
stüdyo var: Ghibli Stüdyoları. Miyazaki gibi bir ustanın bağrından çıkan ya da
ustayı bağrından çıkaran bir kültürün son kalesi olarak görülen Ghibli’nin son
filmi yine kendine has bir muhteva ve estetikle sinemalarımızda: Omoide no
Marnie – Marnie Oradayken…
Yönetmenliğini orta kuşak ustalardan Hiromasa
Yonebayashi’nin yaptığı animasyon filmi Marnie Oradayken, TV ekranları ve
sinema perdelerini istila eden Hollywood ürünlerine karşı hoş ve naif bir
alternatif olarak karşımıza çıkıyor. Önce hikâyeye bakalım, sonra ayrıntıya
gireriz:
Anna, Japonya’nın 5. büyük kenti Sapporo’da teyzesiyle
yaşayan 10 yaşında içine kapanık bir kızdır. Tek dert ortağı kalemiyle bir
şeyler çizdiği not defteridir. Üstelik astım hastalığı vardır Anna’nın.
Doktorlar küçük kızın kendini daha iyi hissedebilmesi için temiz ve havadar bir
taşra kasabasına (Hokkaido) gitmesini tavsiye edince teyzesi (sonradan onu
evlatlık alan kadın olduğu anlaşılacaktır) onu eğlenceli akrabaları Oiwa’lara
yollar. Anna bu küçük kasabada kendi iç dünyasındaki derinliğin dışa
yansımasını bulur âdeta. Üstelik küçücük dünyasına sığmayacak kadar sırlı bir
geçmişi de vardır…
Yönetmen Yonebayashi öncelikle senaryo konusunda güzel bir
şey yapmış ve İngiliz yazar Joan G. Robinson’un 1967’de yayımlanan romanını
şahane bir şekilde Japon kültür ve coğrafyasına Keiko Niwa ile beraber
uyarlamış. Filmin atmosfer ve mekân tasarımları bu nedenle bozulmamış bir
dünyadan kartpostallar gibi görünüyor. Ve en önemlisi de zaman tercihi.
Yönetmen filmin öyküsünü günümüze getirmiş gibi göstermiyor, kahramanların
hayatında TV, telefon olmadığı gibi radyo bile yok!
Bunun yerine neredeyse bir foto-gerçeklik tadında tasvir
edilmiş doğal hayat var. Uyumsuz ve içe kapanık Anna’yı tam da bu yönüyle
yakalayıp içini dışa aktarıyor hikâye. Klasik Amerikan animasyonlarının gürültü
ve ritmine alışmış bünyemizde Marnie Oradayken biraz ağır ve sade gelebilir.
Ama anlatımdaki tutarlılık ve animasyon olmasına rağmen karakterin dünyasına
girme başarısı, filmi bir süre sonra insan ruhunu yakalayan kıvama getiriyor.
İlle de huzur ve sadeliğin tasviri... Ne acı ki bu yönü
artık bir sinema filminde görebilmek için ya görsel efekti güçlü filmlere
bakabiliyoruz ya da animasyonlara... Çünkü artık bu tür doğal filmleri gerçek
mekânlarda çekmek çok zor.
Film, insan karakteri ve ergenliğin kapısındaki bir genç
kızın ruh dünyasını sırtını romana yaslayarak ustaca anlatırken, işin içine
gizem, fantastik dil ve bir miktar da pedagoji ekliyor. Rüya sahneleri zaten
gerçeküstü olan mekânı daha da yükseltirken karakterleri kurmada epey başarılı
oluyor. Buna bir de duyguyu tepeye taşıyan uyumlu müziği ekleyince izledikten
sonra etkisinden kolay kurtulunmayacak bir sinema örneği çıkıyor.
Marnie Oradayken pek çok açıdan önemli bir film ama her
şeyden önce güzel bir film. İnsana ve ruhuna dair çok hassas duygularla
sarmalanmış bir sürpriz hediye paketi gibi.
Bu filmi mümkünse çoluk çocuk, hep beraber izleyin ve
mümkünse Stüdyo Ghibli kapanmasın. (Miyazaki’nin sinemayı bıraktığını
açıklamasından sonra kapanacaklarını duyurmuşlardı zira.) Hollywood
animasyonlarına karşı sığınacak küçük bir limanımız olsun en azından. Çok şey
mi istiyoruz?
2 Haziran 2015 Salı
San Andreas: Kıyametini bekleyen şehir!
Profesör sınıfta slayt eşliğinde ders anlatmaktadır. Konu
deprem… Işıklar yanar ve ilk öğrenci soruyu yapıştırır: “Hocam burada da böyle
bir deprem olacak mı?” Öğretmenin cevabı tanıdıktır: “Soru yanlış, olacak mı,
değil; ne zaman olacak?” Tartışma da, soru ve cevap da hiç yabancı değil… 99
depremi ile başlayan ve o günden sonra tanımaya başladığımız pek çok deprem
uzmanına sorulan soru ve alınan cevapla aynı…
Felaket konusunda her ülkeden biraz daha şansız olan
Amerika, felaket filmleri konusunda da rakipsiz. Son örnek ise önümüzde; San
Andreas Fayı… 99 depremini yakın zamanda yaşamayan bir nesil olsak, belki de
fay kelimesinin anlamından bile habersiz olacaktık. Popcorn filmler ve
eğlencelik TV dizileri ile kendine müstesna bir kariyer oluşturan yönetmen Brad
Payton, Amerikalıların kaslarına pek bayıldığı Dwayne Johnson’u yanına alarak
epey gürültülü ama felaket çıtasını epeyce yukarılarda tutarak işe girişmiş.
San Andreas Fayı, sade suya tirit giriş sekansından sonra büyük bir görsel
gösteri ile başlıyor. Pek çok filme final olabilecek baraj yıkım sahnesiyle
izleyiciyi nasıl bir gürültülü ve sarsıntılı filmin bekleyeceğini müjdeliyor.
Filmin hikâyesi tipik Amerikan felaket temasından milim
sapmıyor: Kurtarma helikopteri pilotu olan Ray, kendi çocuğunu kurtaramadığı
için hayatı ciddi psikolojik defo almıştır. Eşi ve kızı kendisinden uzaktadır,
üstelik karısı yeni bir evliliğin peşindedir. Evleneceği adam ise gökdelenler
dikmekle meşhur bir müteahhittir. Gel gör ki hayat düz bir çizgide devam etmez
ve 9 ve üzeri şiddetle seri deprem dalgası kahramanlarımızın yaşadığı
Kaliforniya ve Los Angeles’i vurmaya başlar. Ray büyük resim için bir şey
yapamaz belki ama karısı ve kızını kurtararak ailesini tekrar kurabilme şansı
doğmuştur.
Bu tür felaket filmlerini iki türlü okuma şansımız var. İlki
bize gösterilen ve bilimsel gerçekler, görsel efektlerle desteklenen gürültülü
bir macera filmi izliyormuş gibi izleyip salondan çıkmak. İkincisi ise biraz
daha alt okuma yaparak, filmin hamaset ve görünür sığ yüzeyinden bir alt
katmana inerek okuyabilmek. Birinci gözlük şahane bir Hollywood felaket filmi gösteriyor
bize. Öyle ki belki milyon insan öldükten, binalar yerle bir olduktan sonra
bile ‘Şimdi ne olacak?’ sorusuna, Amerikan bayrağı dalgalandırıp, ‘Ne olacak,
tekrar inşa edeceğiz!’ cevabıyla vatan millet edebiyatı…
Ancak ikinci gözlük, filmin belki yönetmenin bile aklına
gelmeyen, planlamadığı etkisi: Kendimize ait netice çıkarabilecek hakikat
gözlüğü.
Kutsi bir hadis vardır: “Ölmek için dünyaya gelirsiniz,
harap olmak için binalar yaparsınız.” diye. Hadis, her sabah melaikenin bu
cümleyi insanlığa haykırdığını belirtir. İnsanoğlunun tarihi, bina yapma
tarihidir. Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs ve arzuyla inşa eder. İnsanın
içindeki yukarı doğru inşa etme hırsı 5 bin yıl öncesine, Babil’e kadar
dayanır. Kutsal metinler durumu insanın tanrılaşma eğilimi olarak anlatırlar.
Ne ki zaman zaman fabrika ayarlarına döndürülür bir şekilde. Felaketler bu
yönüyle tam bir ibret tablosudur görenler için.
San Andreas Fayı’nın kötü kahramanı böyle bir adamdır ve
tehlike anında sevdiklerini bırakıp kaçmaktan çekinmez. Gerçi film kötülere
karşı yürek soğutan sonlar hazırlamış ama kimse bir Hollywood felaket filminden
insanların kendi mezarlarını inşa etme şehveti konusunda alt mesaj beklemesin
elbette!
San Andreas, fedakâr ebeveyn, dirençli ve zeki genç kuşak
şeklinde iki öyküyü paralel yürütmeye çabalarken, pek başarılı olamadığı bir
bilim adamı/medya üçüncü öyküsünü de eklemleyerek ilerlemeye çalışan bir film.
Senaryo finalde üç öyküyü birleştirmek gibi kaygı taşımadığı gibi, finale kadar
büyük resimle ilgili epey cimri davranıyor. En çok ‘görün nasıl felaket filmi
yapılır’ derdinde. Sıkıştığı anlarda da ‘Aynı Google Earth’ın insanlarıyız’
nevinden kestirip atıyor meseleyi. Üzerine bir tutam romantik aşk, bir miktar
feragat ve sadakat da ekleyince oldu zannediyor.
Ezcümle; San Andreas Fayı belki çok önemli bir film değil
ama bizim gibi büyük deprem beklentisi içinde olan ülkeler için bir şekilde
ders alınabilecek epey metaforik ayrıntıyı da barındırıyor. İzlenecekse bu
yönüyle izlenmeli.
26 Mayıs 2015 Salı
Sibirya Mafyası
Ünlü suç komedisi Anlat Bakalım’da (Analyze This) psikolog
mafya babasını tedavi ederken bir sonraki seansa ailesini getirmesini ister.
Mafya lideri çoluk çocuğunu değil, mafya üyelerinin kastedildiğini zanneder.
Suç ve genetik üzerine yapılan bilimsel araştırmaların geçmişi yüzyıllar
öncesine uzanır. Kriminoloji, genetik ile suç arasında zannedildiğinden daha
fazla bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu alanın piri sayılan Richard
Dugdale, yaklaşık 150 yıl önce yaptığı araştırmada bir suç imparatorunun
ailesini takibe almış ve ailenin biyolojik ağacını takip ederek 709 üyenin
yarısından fazlasının suça bulaştığını öğrenmiştir. İlginç olan; suç, suçluyu
toplumdan soyutladığı gibi, kendine ait bir dünya kurdurup asosyalleştiriyor.
Bu alanda en meşhur eser şüphesiz Mario Puzo’nun Baba’sıdır.
Coppola ile sinemaya da aktarılan bu çok satan kitap suç ve aile kavramına
içeriden bakar. Dugdale’in geneolojik kriminoloji araştırması pek çok yazara
ilham kaynağı olmuştur şüphesiz. Bunlardan biri de, Nicolai Lilin’in 29 yaşında
kaleme aldığı ilk kitabı Siberian Education’dir. (Sibirya Eğitimi). Lilin’in
özelliği; İtalya’da yaşaması ve kitabını İtalyanca yazması. Yazar, kitabında
coğrafi farklılıkların önemsizleştiğini bizatihi suçun benzer karakteristik
gösterdiğini Güneybatı Rusya’daki suç ailesinin hikâyesinde çarpıcı şekilde
öykülüyor. Bu kitap 1991’de çektiği Akdeniz filmiyle dikkatleri toplayan ancak
daha sonra uzun metraj sinemaya çok yüz vermeyen (belgesel ve kısa filmleri hiç
ihmal etmiyor) İtalyan yönetmen Gabriele
Salvatores’in uyarlamasıyla beyazperdede.
Stalin’in sürgün ettiği ‘eski kafa’ bir bilge ama suç babası
Kuzya(John Malkovich), kendi devrinin
sona erdiğinin farkındadır. Üstelik suçun bile bir ahlakı olduğuna inanan
kuşaktandır Kuzya. Ve tabii geleneği, kendine has erdemi ve ailesini bir arada
tutma çabası içindeki bu suç adamı, bir yandan sisteme karşı ailesini korurken,
diğer yandan yeni jenerasyonun yoldan çıkmasına engel olmaya çabalıyor. Büyük
aile kendilerinin ne olduğunu biliyordur ama legal bir kirliliğin de
farkındadırlar. Bu nedenle yozlaşmış sistem, çıkarcı bürokrasi ve zalim
güvenlikçilere karşı kenetlenmek zorundadırlar. Onlara göre, bankacılar,
tefeciler, bürokratlar, siyasiler dışındaki tüm canlılar kutsaldır! Sibirya
Mafyası yapı itibarıyla, bir suç ailesinin son kuşağının öyküsü. Neslinin son
temsilcisi iki karakter; Kolyma ve Gagarin’in şahıslarında ‘beş parmağın beşi
bir değil’ şeklinde özetlenebilecek kadim bir çatışmayı sunuyor.
Güvenlik nedeniyle bir tür izole edilmiş hayata mahkûm
edilen suçlu bir ailenin bireylerine odaklanarak suçu kutsallaştırmadan, ancak
kameranın odağını da oldukça haysiyetli bir noktaya yerleştirerek işini yapıyor
Salvatores. Bol miktarda büyükbaba öyküsüyle süslenmiş ve tevatür geleneğinin
bu tür çekirdek yapılardaki önemini, bizim epey uzak olduğumuz dövme kültürünü
izleyiciye yaklaştırmaya çalışarak harmanlayan film (Bu arada kitabın yazarının
dövmeye karşı epey zaafı olduğunu vurgulayalım) Coppola’nın Baba serisinin
tadını yakalayabilecekken, meselenin yanından teğet geçiyor maalesef.
Senaryo düzleminde epey dağınık, ancak oldukça başarıyla
kurduğu atmosfer ile Salvatores, filmin karakterlere odaklanmasını arzu etmiş.
Kurguladığı suç dünyası ve mekân betimlemeleriyle yakaladığı başarıyı, öyküyü
epey dağıtarak kaybediyor Sibirya Mafyası. Sık sık kapısını çaldığı epik tarzın
hep eşiğinden dönerek bir miktar da hayal kırıklığı oluşturuyor esasen.
Film biraz gecikmeli olarak ve az sayıda salonda gösterime
girse de ilgiyi hak ediyor. Sibirya Mafyası ismiyle gösterime giren filmin en
ciddi handikabı çok uzun bir zaman dilimini 2 saatten daha az bir sürede filme
aktarmayı denemesi. Çok karakterli ve yan öykülü hikâye, bu nedenle yer yer
aksıyor ve seyircinin ilgisinin düşmesine sebep oluyor.
Girişindeki “Affet bizi, biz dürüst suçlularız.” yakarışı
filmin rengi hakkında epey ipucu veriyor aslında. Sert iklimin ve suçun
genlerden gelen etkisinin kocaman bir aileyi sürüklediği macerayı anlatan
Sibirya Mafyası, özellikle suç filmine merakı olanlara hitap ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























