Genç sinemacılar için ciddi ve benzersiz bir ders kitabı
niteliğinde olan ‘Sinema ve Ben’inde, Polonyalı yönetmen Andrej Wajda, çok
enteresan bir hatırasını nakleder. Usta yönetmen tiyatro turnesindeyken,
sahnelenen oyun esnasında çocukların kovaladığı tavuğun kulisten sahneye
fırlaması, özellikle eleştirmenler tarafından farklı anlamlar yüklenerek
yorumlanır. Öyle ki, artık oyunun her sahnelenişinde sahneye bir tavuk
fırlatmak zorunda kalırlar. Zira tavuk, işin ehli tarafından özgürlüğün sembolü
kartalın gökyüzünden süzülüşü olarak yorumlanmıştır! Keza ünlü Rus usta Andrei
Tarkovsky, hatıralarında bir akademisyenin kendisine yazdığı mektuptan
bahseder. Entelektüel kadın, Tarkovsky’nin bir sahnesini öyle enteresan
yorumlamıştır ki ünlü usta, “Oysa öyle bir şey aklımın ucundan bile
geçmemişti.” der.
Bir örnek de bizden. Nuri Bilge Ceylan anlatıyor: “Bazen
hayret ediyorum. Mesela Uzak’taki bir sahneyi, yabancı eleştirmenler dahil
herkes niyetlerimden farklı okudu. Ben de tekrar tekrar baktım sahneye ve öyle
okunmasının sebebini anlayamadım. Herkes adamın Tarkovsky izlemesini taşradan
gelen akrabasını uyutmak için bir numara olarak algıladı. Bu bana çok saçma
geliyor, hayatta karşılığı yok böyle bir şeyin. Halbuki adam arkadaşlarının
evinden dönüyor; orada aşağılanmış, suçlanmış, denmiş ki ‘sen ideallerinden
vazgeçtin’ vs. O konuşmaların etkisiyle, idealleriyle yeniden ilişki kurmayı
deniyor. Bu amaçla Tarkosvky seyrediyor.”
Film okuması yaptığımız dostlarımızla, Tom Tykwer’ın enerji
dolu filmi ‘Lola Rennt-Koş Lola’yı (1998) izlerken kumarhane sahnesindeki bir
ayrıntı dikkatimizi çekti. Sahnedeki oyuncuların sırtı kameraya dönükken,
duvarda asılı duran bir kadın resminde, portresi değil, amorsu çiziliydi. O an
için izleyen herkes, sahnenin ruhuna uygun (haksızlığı protesto amacıyla yüzünü
dönme) ve müthiş bir buluş olarak düşündü. Ancak gerçek öyle değildi. Yönetmen,
kumarhane duvarına asılması için set ressamından Kim Novak’ın “Vertigo” (1958)
filmindeki görüntüsünü çizmesini istemiş ancak ressam, Novak’ın filmde nasıl
göründüğünü hatırlayamayınca onu kısa bir süre içinde ensesinden çizmişti.
Yönetmenin aklına gelmeyen bir yorumu biz izleyici olarak yapmış, filme anlam
ve katman kazandırmıştık!
Sanat eseri böyle bir şeydi işte. Kimi zaman sanatçıyı bile
aşan bir derinlik ve genişlik. Il Postino’da (1994) Pablo Neruda’ya atfedilen
şu enfes cümleye bakın: “Şiir onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir.”
Belki de sadece şiire ait değildir bu mülkiyet meselesi. Resme, müziğe, romana
ve hatta filme. Bazı filmlerin kaderi öyle enteresandır ki, artık yönetmenin
kontrolünden çıkıp, seyircinin malı, hatta sağından solundan çekiştirip, belki
bağlamından bile kopardığı malzemesine dönüşür. Stanley Kubrick’in 1980 yılında
çektiği Stephen King’in ünlü romanının uyarlaması The Shining, sinema tarihinin
en çok konuşulan, tartışılan ve anlam üretilen filmlerinden biridir. Türkçeye
‘Cinnet’ adıyla çevrilen (romanı ‘Medyum’ adıyla çevrilmişti) film, yıllar
geçtikçe o kadar ilgi çekti ki, artık sadece bir sanat eseri olarak değil, en
yenilir yutulur olmayan komploların temel malzemelerinden biri oldu.
Derinlerinde bir alt metinden ziyade bambaşka bir hikâye olduğuna inanan hiç de
azımsanmayacak bir kesim var. Üstelik epey çalışkan ve üretken bir kesim bu.
Hiç üşenmeden yüzlerce kez kare kare filmi inceleyerek, aklın ve hayalin sınırlarında
gezinerek filme belki de yönetmenin havsalasının epey uzağında pek çok anlam
yükleyenler.
Stanley Kubrick, küçükken babasının hediye ettiği bir
fotoğraf makinesiyle (bu nedenle çocuklarımıza vereceğimiz armağanlara dikkat
etmek lazım) çektiği fotoğrafları, az bir paraya da olsa New York Daily’ye
satmıştı. Belki çok para kazanamadı ama bu satış onun sonraki 4 yıl boyunca
Look Dergisi’nde fotoğrafçı olarak çalışmasını sağlamıştı. Sinemaya merakı ise
evlendikten sonra müdavimi olduğu Museum Of Modern Art’taki tüm filmleri takip
etmeye başlamasıyla oluşmuştu. Filmlerindeki alan derinliğine olan hakimiyeti
de fotoğraf sanatıyla olan bu yakın ilişkisinden gelir.
1951 yılında ilk filmini çekmeyi düşünürken evliliği iyi
gitmemeye başlamıştı. Sonunda eşi Toba Metz, artık dayanamadı ve 3 yıllık
evlilik sonunda boşandılar. İlk filmi de 9 dakikalık bir belgeseldi ve sadece
bin 500 dolara mal olmuştu. Aynı yıl çektiği 16 dakikalık ikinci belgeseli Day
Of The Fight ilkine göre daha eli yüzü düzgün bir işti.
1953 yılında eş/dosttan topladığı parayla 33 bin dolar
bütçeli ilk filmi olan Fear and Desire’ı çekti. İlk kez dramayı denemişti
Kubrick ve sonuç onu hiç memnun etmemiş olmalı ki, hoşnutsuzluğunu her fırsatta
dile getirip, nihayetinde filmin tüm kopyalarını piyasadan toplamıştı.
Bırakınız izlenmesini, adından bile bahsedilmesini istemiyordu genç yönetmen.
Kariyerinin ileriki yıllarında onun bu mükemmeliyetçi tavrı daha da tebarüz
edecekti. ‘Orta şekerli’ kıvamındaki ikinci draması ‘Killer Kiss’ (1955) her ne
kadar onun yeteneği hakkında fikir oluşturmaya başlasa da, kısıtlı bütçesi (70
bin dolar) ve kısa süresi (67 dk) tam olarak bir sinema filmi formunu
yakalamasına engeldi. Ve esas başyapıt tadında olan ilk filmi The Killing
geldiğinde tarih 1956’ydı. İlk kez profesyonel oyuncu ve teknik kadroyla
çalışmıştı Kubrick. Ancak daha önemlisi, eleştirmenler, filmindeki entelektüel
derinliği hemen fark etmişlerdi.
Ustalığını perçinleyen iki film; Paths of Glory (1957) ve
Spartacus (1960) ile marka isim oldu. Özellikle BAFTA adayı da olan Zafer
Yolları, dikkat çekmişti ama filmi sert şekilde eleştirenler de az değildi.
Kubrick’e göre sinema, entelektüel bir üretimdi. “Bir insan düşünebiliyor ve
okuyorsa film de çekebilir.” iddiasındaydı. Bu ‘farklı’ adam ilginçliğini daha
o dönem ortaya koymaya başlamış, bu konuda çıkan bir/iki eleştiriye içerlemiş ve
kendisine gelen röportaj tekliflerine, kendi hazırladığı metinleri vererek
tepki koymuştu. Şöyle diyordu: “Röportaj vermek yerine, sorulması muhtemel
soruların cevaplarını yazıp, gönderiyorum. Çünkü röportaj verdiğimde asla
söylemek istediğim yayınlanmayacak, medyanın merceği altında olan herkes bir
şekilde yanlış anlaşılıyor. Bunun yerine onlara direkt cevapları veriyorum,
onlar da cevaplarıma bakıp dilediği gibi soru hazırlayabiliyorlar.”
Spartacus
ise 12 milyon dolar bütçesiyle en pahalı filmi olmuştu. Film, ‘En İyi Kostüm’,
‘En İyi Dekor’, ‘En İyi Görüntü Yönetimi’ ve ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’
dallarında olmak üzere toplam dört dalda Oscar Ödülü kazanan ve ‘En İyi Müzik’
ve ‘En İyi Düzenleme’ dalında Oscar adaylığı bulunan başarılı bir kahramanlık
öyküsüydü. Lolita (1962) ve muazzam bir satirik komedi Dr. Strangelove (1964)
ince işçilikleri, kolay ulaşılır olmayan entelektüel sembolizmi ve teknik
kusursuzluklarıyla Kubrick’i ‘auteur’ yapmaya yetmişti. Ve kendisinin de memnun
olduğu, çoğu kişi tarafından filmografisinin zirvesi sayılan 2001: A Space
Odyssey’i çektiğinde yıl 1968 olmuştu. Arthur C. Clarke’ın ‘Sentinel’ isimli
hikâyesinden yine yazar ile beraber senaryolaştırılan film, genel anlamda
sinema algı ve anlatımına da bambaşka bir bakış açısı getirmişti. 2001: A Space
Odyssey, iç içe geçmiş pek çok tematik unsuru işlerken, sinemanın o güne kadar
pek umursamadığı bilimsel gerçekliği ön planda tutuyor, görsel efektleri ile
şaşırtıyordu. Ancak özellikle gerçeküstü betimlemeler ve provokatif belirsizlikler
2001: A Space Odyssey’i sinema tarihinde nadide bir yere oturtuyordu. Filmde, o
güne kadar süregelen anlatım tekniği yerine bambaşka bir stilizasyon da ortaya
koyuyordu. Sesten çok müziğin, diyalogdan çok oyunun ön planda olduğu bir
filmdi. Ve ‘En İyi Görsel Efekt’ dalında Oscar Ödülü kazandı. Enteresan bir
ayrıntı, filmden bir yıl sonra Amerikalılar uzaya çıkıyor ve yolculuk
sonrasında Neil Armstrong’un dünyaya gösterdiği görüntüler ile Kubrick’in filmi
arasında müthiş benzerlikler bulunuyordu. Zaten birazdan ele alacağımız The
Shining’in başına ne geldiyse de bu benzerliklerden dolayı gelmişti!
Belki de en provokatif filmi olan A Clockwork Orange (1971)
Kubrick sinemasının tüm rahatsız ediciliğini barındırır. Köylülükten
kentleşmeye geçen Britanya’nın şehirli kapitalizmi ve ahlakî yozlaşmanın iç içe
geçtiğini bir çetenin maceralarıyla ele alan film, erozyona uğrayan değer
yargılarının iyi ve kötüyü nasıl ayırt edilmez hale getirdiğini anlatıyordu.
Fıtrat ile sosyal kuralların temel çatışmasıydı Otomatik Portakal. Bir sonraki
filmi Barry London (1975) bu kez Avrupa soyluluğuna vuruyordu peliküler
çekicini Kubrick. Fransız Devrimi öncesinde Avrupa aristokrasisinin amaçsız
yaşam tarzlarına, yapay değer yargılarına ve yozlaşmış ahlâk anlayışlarına eleştirel
bir bakış atarken, hırslı serüvenci Barry Lyndon’un kişiliğinde, ileride ortaya
çıkacak ve aristokrasinin yerini alacak olan fırsatçı bir yeni sınıfın, yani
burjuvazinin haberini vermektedir. Bu derinliği muazzam görsel anlatım, dekor,
aksesuar ve kostümle destekliyordu usta yönetmen.
Bu arada bir parantez açalım; Kubrick, Franz Kafka, Elmore
Leonard, Stephen King gibi isimleri okumayı seviyor, C. Saura, W. Allen,
Fellini, Hitchcock, E. Kazan ve H. P. Lovecraft gibi sinemacıları yakından
takip ediyordu.
Sonra 5 yıllık bir suskunluk gelmişti. O güne değin mizahtan
tarihe, psikolojiden maceraya kadar pek çok türde film üreten Stanley Kubrick,
yeni filmi için beğendiği yazar Stephen King’in çok satan kitabını tercih
etmişti: The Shining… Mesleğinin zirvesinde bir oyuncu olan Jack Nicholson ile
çalışma şansını yakalayan Kubrick, romandan farklı olarak karakterlere dokunuş
yaptığı gibi, labirent gibi bazı romanda olmayan unsurları ekleyerek The
shining’i bambaşka noktalara taşımıştı.
King’in ‘medyum’ ismiyle dilimize çevrilen romanı, alkolizm
sorunları ve sinirli yapısı yüzünden öğretmenlik işini kaybetmiş Jack
Torrance’ın içkiye tövbe edip, aile hayatını tekrar düzene koymak ve yarım
kalan kitabını tamamlamak adına dağ başındaki bir otelin bakıcılık işini kabul
etmesiyle başlar. Kış aylarında müşterisi olmadığı için birkaç aylığına
kapatılan bu ücra ama büyük lüks otelin bakıcılığını yaparken otelin karanlık
geçmişiyle ilgili garip ve korkunç şeyler olmaya başlar. Kabul etmek lazım ki,
Kubrick’in senaryosu kaba hatlarıyla King’in hikâyesiyle örtüşse de, ciddi
dokunuşlar ve bazı temel farklılıklar içerir. İhtimal ki, Kubrick, romanı çok
yüzeysel bulmuş ve meselenin psikolojik kökenine inerek öyküyü ve karakterleri
derinleştirmiştir.
İtiraf etmek lazım ki, King’in eserindeki derinliksizlik
Kubrick’in dokunuşlarıyla bambaşka bir kültü ortaya çıkarmıştı ama Stephen King
bu dokunuşlardan asla memnun olmamış ve “Filmin, romanımla ilgisi yok.”
demişti. Kubrick’in cevabı ise hazırdı: “Roman başka şeydir, film başka!” Bazı
değişiklikler, sinir olunmayacak gibi değildi. Mesela, romandaki kırmızı
Volkswagen, enteresan şekilde filmde sarı renkli olarak kullanılıyordu. Bir
kırmızı VW de vardı ama kaza yapmış ve ‘pert’ şekilde yolda duruyordu! Olayın
geçtiği oda numarası romanda ‘217’ iken filmde ‘237’ olmuştu. Kubrick bunu,
“Otelciler öyle istedi.” diye açıkladıysa da, Dünya ile Ay arasındaki mesafenin
237 bin mil olduğu biliniyordu. Hele hele yönetmenin; “İnsanlar roman
yazabilir, senfoni de besteleyebilir ama asıl önemli olan bir film
çekebilmektir.” demeciyle tam sinir olan King, daha sonra romanı tekrar
uyarlattı ama sonuç hayal kırıklığıydı.
Teknik açıdan Kubrick’i epey zorlayan bir film olmuştu
Cinnet. Örneğin meşhur baltayla kapı kırma sahnesi tamı tamına 127 kez tekrar
edilmişti. Kurguyu da defalarca değiştiren Kubrick’in filmi, dönemin tüm
aceleci eleştirilere rağmen izlendikçe derinleşen bir yapıya sahipti. Her
seyirde farklı bir anlam ve katmana ulaşan seyirci için giderek büyüyen bir
kült olmuştu. Dile kolay; tam 400 bin metre negatif film (Safa Önal bir
röportajında; ‘Yeşilçam’da bize en fazla 5 bin metre film verilirdi.’ demişti)
harcanmıştı The Shining’te.
Yıllar sonra Toronto Film Festivali’nde konuşan yönetmen
David Cronenberg, Kubrick’in korkunun doğasını anlamadığını söyleyecekti.
Cronenberg, “Kubrick’in sinemada korkunun ne olduğunu anladığını, kendisinin ne
yaptığını anladığını sanmıyorum. Romanda çarpıcı bulduğu birkaç kareyi topladı
ve filme aktardı ama bunu gerçekten hissettiğine inanmıyorum.” dedi.
Cronenberg, Kubrick’in kendi içinde çelişkili bir profil olduğunu belirterek,
“Sinemanın en iyi yönetmenleri arasında gösterilse de ben onun ticarî fikirli
bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Para kazanabileceği ve yükselebileceği
projeler arıyordu. Finansmana takıntılıydı.” diye konuşacaktı. Keza yazar King,
yine yıllar sonra BBC’ye konuşacak ve beyazperdeye uyarlanmış eserleri arasında
nefretle andığı tek filmin ‘Cinnet / The Shining’ olduğunu belirtecekti.
Ancak adı üstünde bir ‘uyarlama’ olan film, anlatı
odağındaki ciddi kaymalar ile oluşturduğu başarılı atmosfer ile izlendikçe
değerlenen bir sanat eserine dönüşüyordu. Bugün bile gerilim/korku örneklerinin
en tepesinde yer alan The Shining, derisi kırk kat bir yılan gibi, soyuldukça
altından başka ilginçlikler çıkan yapısı ve her izleyişte yaşattığı farklı
deneyimlerle üzerine kalem oynatmaya değer görülür.
Filmin temel özelliği korku türünün en ‘tutan’ unsurlarından
olan ‘mekân’ ile olan ilişkisi. Ki sinema, bidayetinden beri ‘korkular ve
mekân’ damarını hep kullanmıştı. Bir çırpıda ‘cabin fever’ olarak
kümelenebilecek filmleri sıralarsak; The Old Dark House (1932), Rebecca (1940),
House Of Wax (1953), House On Haunted Hill (1959), The Innocents (1961), The
Haunting (1963), The House Of Seven Corpses (1974), Burnt Offerings (1976), The
Amityville Horror (1979), House (1986), The Others (2001) hepsi, kapalı mekânda
sıkışıp kalan insanın korkuları üzerineydi. The Shining, gotik devasa şatoyu andıran
Overlook Oteli’nin boş koridor, dehliz ve odalarında geçiyordu. Her şey
devasaydı; şömine, masa, merdivenler, yüksek tavanlar… Bir otel lobisi kadar,
bir uzay üssü tekinsizliği vardır Overlook Oteli’nde. Kubrick, bununla
yetinmemiş, kızının çizdiği bahçedeki devasa labirent ile klostrofobi hissini
açık havaya bile taşımayı başarmıştı üstelik.
Görünür tarafıyla sıradan bir aile dramı gibi görünen öykü,
alt metin olarak yeni kıtanın kurulmasına dair de imgeler barındırır. Nitekim
bu kısmı filmin henüz başındaki bilgi içeren diyaloglarında (örneğin müdürün
oteli tanıttığı bölümde) açıklıkla izah da edilir. Otelin bir Kızılderili
mezarlığı üzerine inşa edilmesi, lanetlenmiş beyaz adama dair mebzul miktarda
ipucu barındırır ve bu his halılardan süslemelere, tablolardan biblolara kadar
sinen motifleriyle bir ‘soykırım’ hissini güçlendirir.
Hamburger yiyip, kola içen beyaz Amerikalı, yerli sınıfın
lanetine müstahaktır! Keza, karlı havada labirentte ayak izlerini kaybetmek
isteyen çocuğun tekniği yine yerlilere aittir. Böyle onlarca gizli/aleni
gönderme barındıran The Shining, zamanla öylesine metazorik yorumlara muhatap
olmuştur ki, kastı aşan onlarca çıkarsama yapmıştır izleyici. Basit bir
devamlılık ve bağlantı hatasında bile ayrı bir niyet ve anlam aranmış,
Torrence’in avına benzer bir ava çıkılmıştır filmle ilgili.
F. Dostoyevski, “Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız
kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.” diyor. Sadece
basit bir ‘durum’un tetiklediği savrulmayla izah edilebilecek olan film,
Kubrick’in uzay takıntısı da bilindiğinden dolayı akıl almaz yorumların da
muhatabı olmuştur. Bisiklet metaforunu, Ay’a inen Apollo 11 ile bütünleştirmek
elbette akıl dışı olamaz. Zira Kubrick, küçük çocuğa giydirdiği Apollo 11
kazağıyla bu algıyı kolaylaştırmış ve bizatihi bisikleti de bu
kolaylaştırıcılığa harika bir buluş olarak katkıda bulunmuştur. Küçük çocuğun
bisikletle yaptığı üç katta üç ayrı tur, Ay’da gezi yapan keşif aracı gibi de
algılanabilir belki ama daha çok gerçeklik hissini pekiştirmek ve izleyici ile
mekân arasındaki mesafeyi azaltmak için kullanılmıştır. Otelin bitimsizliği ile
uzayın sonsuzluk algısı güçlendirilmek istenir şüphesiz. Öte yandan bisikletin
her turu, otelin mimarî gerçekliğine dair bir bilinçaltı oluştururken,
hikâyenin geçeceği mekâna dair sahici imler de vurur.
Kubrick’in kullandığı bir diğer yöntem ise diyaloglara ve
görüntülere sızan masallardır. Hansel ve Gratel’den, Üç Küçük Domuz ve Kırmızı
Başlıklı Kız’a kadar pek çok masalı kullanır Kubrick. Son tahlilde, izleyiciye
net bir şey söylemez yönetmen. Yaşananlar gerçek de olabilir, kahramanın
zihninden ürettiği faraziyeler de. Şu gerçeği aklımızın bir yerinde hep
tutmalıyız; Kubrick’in kariyeri boyunca çektiği 13 filmi tarihsel savaş
konularından, gelecekte geçen uzay araştırmalarına kadar birçok konuda olmasına
rağmen, hepsinin ortak teması bir kişinin kendini genel kurallardan arındırması
ve toplumun dışına çıkmasıdır. İnsanî olandan uzaklaşma ve yabancılaşma Kubrick
filmlerinin temel temalardan bazılarıdır.
Sinemanın gördüğü en zeki insanlardan biri olan Stanley
Kubrick’in bu hinlik ve cinlikleri zamanla kastı aşan yorumlara muhatap olmuş
ve filmleri adeta didik didik edilmiştir. Şüphesiz bu alandaki birincilik The
Shining’indir. Filmle ilgili komplo teorileri içeren belgesellerin süresi
filmin uzunluğundan fazladır. Filmdeki her rakamı, kelimeyi kırk dereden kırk
kova su getirerek bambaşka şekilde yorumlayan sinefiller, filmi ters çevirip
izlemekten tersyüz edip incelemeye, otelin krokilerini üç boyutlu çizmekten
filmin bütün aksesuarlarının şekil ve üzerindeki yazılara kadar didik didik
etmiş ve akıl almaz sonuçlara ulaşmışlardır. Ancak şurası bir gerçektir ki;
ister sinsi bir komplonun şeytanî uygulayıcısı olsun, ister yaşadığı çağı aşan
sinema dilini teknik ve estetik açıdan yakalayan dahi bir yönetmen. Stanley
Kubrick, hemen her filmiyle, ama ille de The Shining ile en çok konuşulan
yönetmenler listesinin hep başında olacaktır. Geri kalanı izleyenin
kapasitesiyle ilgili bir şey olsa gerektir.
“Bazen sanatçı, izleyicisine duymak istemediği şeyleri de
söylemek zorunda kalır.” diyor Wajda ama çoğu zaman izleyicinin duymak ve
görmek istediği şeyi gördüğünü de eklemiyor ne yazık ki!
NOT: Şuradan alınmıştır.









































