10 Mart 2014 Pazartesi

Seni sayılarla yeneceğim!




Pek çok farklı ve önemli yönüyle beraber The Matrix filminin mühim özelliklerinden biri de çekim estetiğiyle olan kısmıydı. Wachowski Kardeşler’in kült filmi özellikle aksiyon sineması için milat denilebilecek yenilikleri uygulamalı göstermişti. 1999 yapımı bu filmden sonra çekilen 300, Matrix’in kullandığı tekniği tarihi fantastik film türüne başarıyla uygulayan bir öncüydü. Zack Snyder’in kaleminden ve kamerasından çıkan bu çizgi roman uyarlaması tarihi film, M.Ö. 480'de, Antik Yunanistan'ın şehir devletlerinden, katı disiplinle yönetilen asker erkeklerin Sparta'sını anlatıyor, istilacı Pers İmparatorluğu'nun muazzam savaş gücü karşısına dikilerek gösterdiği kahramanlıkları destanlaştırıyordu. Tüm karikatür ve yetersiz yönlerine rağmen kendi alanında başarılı bir filmdi 300.


Film, halkın sevgisini kendini kutsayıp tanrılaştırarak tüm dünyayı istilaya kalkışan Pers Kralı Xerxes ve askerlerini alabildiğince kötücül ve karton gösterirken, Spartalıları zaafsız kutsal savaşçılar olarak köpürtüyordu.  


Çizgi roman estetiği, oryantalist bakış açısı ve şiddetin şirinlik muskasıyla sarmalandığı bir filmdi 300. İster estetizm, ister özgürlükçülük, ister teknoloji… Hangi etkileyici ambalajın içinde olursa olsun 300 mantığı belli: Batılı insan cici, doğulular kaba saba, geri zekalı ve zalim. Nihayetinde bir fantastik film deyip geçilemeyecek kadar algıya yönelik sanatın kuşatıcı çalışmasıydı 300. Hele hele hedef kitlenin muhtevadan ziyade şekille ilgilenenler olması bir fenomene dönüştürmüştü filmi. Burada Lost gibi fenomen dizilerde kullandığı kamerasıyla mesleğin hakkını veren görüntü yönetmeni Larry Fong’un da hakkını yememek lazım. Bir de 300 kişiden fazla olan (görsel efekt, makyaj, sanat departmanı vs.) teknik kadronun…


Snyder, bu kez yapımcı ve senarist olarak çıkıyor karşımıza. Yönetmenlik koltuğunda ise bugüne kadar dişe dokunur bir iş yapmamış olan Noam Murro var. 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi yer yer geri dönüşlerle ilk filmden 10 yıl sonrasını anlatıyor. Vatanları uğruna kendilerini feda eden 300 savaşçının hemen ardından gücüne güç katan Pers Kralı, ‘güç bendeyse haklıyım, tüm dünyayı istila edeceğim’ diyor ve muazzam donanmasını özgürlükler (!) ülkesi Yunanistan’a yürütüyor. Yardımcısı ise önceki istilalarının birinde esir ettiği bir kız: Komutan Artemisia. Bütün erkeklerini kayıp veren Sparta yeni savaşa mesafeli kalmak istiyor ve Kraliçe Gorgo, Yunan Amiral Themistokles’in yardım talebini kabul etmiyor. Ne ki savaş, bir yandan tiranlaşmış krala karşı bir onur mücadelesine dönüşürken, diğer yandan dağınık Yunanistan’ı da birleştirmeye başlıyor…

Serinin ilk filminin aksine (Her şey vatan için, şeklinde özetlenebilecek kof bir yarı-kutsallığı saymazsak) Bir İmparatorluğun Yükseliş’inde ana tema intikam olmasına rağmen erdeme dair birkaç kırıntı da serpiştirilmiş. Bozgun anında bile yaralı komutanlar ‘Diz çökerek özgür olacağımıza, ayakta ölürüz’ gibi afili aforizmalar savuruyor.

Film, tıpkı ilkinde olduğu gibi çok temel bir ahlaki zaaf taşıyor bence. Şiddet çağının kendi şartlarında bakıldığında belki makul ve vaka-yı adiyeden gelebilir ama günümüz filmlerinde şiddet ve öldürmenin bu kadar yüceltilmesi hiç de ahlaki değil.


Filmin temel sorunlarından biri, kedisine kaynaklık eden çizgi romanın etkisinde kalıp, sanatın hareketli yönünün etkisinin önemsenmemesi. Sık sık ağır çekime düşen aksiyon sahnelerinde akla ziyan kesip biçmeler, perdeyi mezbahaya çevirirken dibine kadar açılan ritimli müzik ve yakın planlar ile vahşet adeta kutsallaştırılıyor. Ve bittabi Perslilerin yine son derece karton şekilde ‘antogonist’ görünümü. O kadar ki, onlara dokunan, değen batılılar da bir anda kötüleşiveriyor!


Bir başka perspektifle bakıldığında filmden günümüze dair pek çok çıkarsama yapmak da mümkün. Zorba kralın ‘halk benle’ böbürlenmeleri, kötü kadın komutanın ‘bin gemimiz, yüzbinlerce askerimiz var, sizi darmadağın ederiz’ efelenmeleri ve nihayetinde düşman komutana ‘seni sayılarla yeneceğim’ tehditleri günümüzde yaşananları hatırlatan şeyler.

Ne ki tüm bunlar Bir İmparatorluğun Yükselişi’ni ‘başarılı’ bir filmden, ‘iyi’ film seviyesine çıkarmaya yetmiyor. 


3 Mart 2014 Pazartesi

Mandalinalar : İnce bir sızı

Bir film ki, olanca mütevazı yapısıyla bu kadar güçlü mesaj verir mi? veriyor işte. Zaza Urushadze'nin muhteşem başyapıtı Mandalinalar (orijinal ismiyle Mandariinid) neredeyse her toplumun kadim ve temel meselelerinden olan ‘ötekileştirme’yi o kadar şahane anlatıyor ki, hayran olmamak elde değil. Urushadze, Estonya sınırları içinde Çeçen-Gürcü çatışmasından bir insanlık destanı çıkarmayı başarıyor. Finali belki biraz karamsar, umut vermiyor ama Mandalinalar, ‘iyi film pahalı filmdir’ ezberini de bozuyor. Unutulmuş bir mezrada iki ev, birkaç adamla (Ama ne adam, hepsi on numara oyunculuk sergiliyor) nasıl şahane bir destan yazılır uygulamalı gösteriyor.



Mandalinalar’ın en önemli unsurlarından biri de müziği. Film boyunca o kadar zarif, naif ve basit bir müzik eşlik ediyor ki, gönül telimiz sürekli ‘tın’layıp duruyor. Filmin müziklerini yapan genç sayılabilecek bir müzisyen Niaz Diasamidze (1973) doğumlu. Etnik enstrüman ve müzikleriyle uluslararası bir üne sahip ama ülkemizde nedense pek bilinmiyor.


Buyrun önce filmin fragmanı, ardından müziği, ve nihayet Niaz Diasamidze’den canıl performans. 





24 Şubat 2014 Pazartesi

Çürüyen atlar


Kim bilir, belki de bu ihtiyaçtı! Pek çok yerli otorite tarafından ‘auteur’ sayılan Reha Erdem sinemasını tam olarak kavrayabilmek için kolaylaştırıcı bir çalışmaya ihtiyaç vardı ve Şarkı Söyleyen Kadınlar, tam da bunun için çekildi. Bu zaviyeden baktığımızda film epey manidar ve kıymetli, ancak kendi başına ele alındığında manzara o kadar iç açıcı değil. Zira Reha Erdem sinemasının üç önemli filminin kolajı gibi duran “Şarkı Söyleyen Kadınlar ya da Adem’in Yakarışı”, hem yeni bir şey söylemiyor, hem de çoklu ve iç içe öykü anlatma derdiyle kendini iyiden iyiye dağıtıyor.  Elbette her Reha Erdem filminde olduğu gibi belli bir derinleşme ve ‘dert anlatma’ çabası olduğunu da hatırlatıp, hakkını teslim etmek durumundayız.

Şarkı söyleyen Kadınlar’ı tam olarak değerlendirebilmek için Reha Erdem’in önceden çektiği üç filmi tekrar hatırlamak lazım. Elbette bunların ilki ‘A Ay’. Epey teknik problemlerle izleyicinin karşısına çekildikten 6 yıl sonra çıkan ‘A Ay’, elbette bir ‘ilk film’ olarak epey toleranslı değerlendirildi. Ancak, filmdeki entelektüel ışık gizlenir gibi değildi. Reha Erdem, sinema serüveni hakkında epey ipucu veriyordu bu filmde. Ve pek çok usta sinemacının ayak sesinin duyulması da belki normaldi A Ay’da.


Bu filmden yaklaşık 20 yıl sonra çektiği Kosmos da (Elbette arada birkaç film çekti ve benim en beğendiğim Reha Erdem filmi de bu arada çektiği Beş Vakit’tir) yönetmenin serencamı hakkında epey fikir vericidir. Erdem nicedir kafa yorduğu sinemasında artık belirli bir dili oluşturma sürecini tamamlamıştır Kosmos’ta. Müzik kullanımı, oyunculuk ve atmosfer. Beğenmeyenler olsa da, artık bir tarz vardır usta sinemacının. Sıkıntı ise, anlatmayı denediği meseleye tam hakim olamadığı izlenimi uyandırmasıdır. Kosmos, sıra dışı bir konuyu usta işi yönetim, mekan tasarımı ve oyunculukla içerik hakimiyeti sınırlı bir film olarak akıllarda kaldı.

Ve sondan bir önceki filmi; Jin. Teröre, kadına ve ekolojiye epey zihinsel hazırlık yapılarak bakış atan Jin, Reha Erdem sinemasında bir zirve olabilirdi. Burada da başrol oyuncusunun (belki de yönetmenin bilinçli tercihi neticesinde) yetersizliği belirleyici oldu. Her şeye rağmen Jin, zor algılanacak ve anlatılacak meseleyi büyük bir ustalıkla anlatan film oldu.


Son film Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın inşası sanırım bu üç filmin ‘fusion’u (retorik demek haksızlık olacaktı) gibi duruyor. Mekan A Ay’dan, çevre Jin’den, kahramanlar ise Kosmos’tan ödünç alınmış gibi.

Şimdi hikayeye geçebiliriz. İstanbul adalarının birinde yaklaşan deprem dolayısıyla kaçış yaşanmakta, çaresizler ve adadan başka şeyi olmayanlar için cazibesini yitirmiş, hayvanlar ve her biri teker teker tuhaf insanlara kalmıştır Büyükada. Bu karakterlerin içinde en ilginci saf ve dindar olan Esma’dır. Pelerini ve boynuna astığı feneri ile film boyunca hayatı tevekkül ve teslimiyet içinde yaşamaktadır Esma. Hizmetçilik yaptığı evin sahibi Mesut’un ise tek doktor dostu kalmıştır. Şehvet hastası oğlunun (Adem) ruhani rahatsızlığına fiziksel olan da eklenince soluğu babasının yanında alması, peşine karısının da düşmesiyle bu marazi karakterler dünyası zenginleşir. Buna bir de Esma’nın beraber yaşadığı suskun seyis ve arazide bulduğu taciz görmüş kız eklenince tablo daha da karmaşıklaşır. Manzara şu; yaklaşan deprem, bozulan çevre dengesi ve çevre, bir ev dolusu kişilik sorunlu insan…



Reha Erdem’in inançla olan ilişkisine dair ön bilgileri Kosmos’ta öğrenmiştik. Klasik malumatın epey dışında ve epey yüzeyde bir durumdu bu açıkçası. Yazık ki Erdem, bu durumun pek değişmediğini Şarkı Söyleyen Kadınlar’da da gösteriyor. Filmde eklektik duran dış ses ve buyurduğu yarı-kutsal izlenimi veren metinler de vaziyeti değiştiremiyor maalesef. İnanç/kader ilişkisini basit bir peşisıralık hikmetiyle izahla yetinmenin başka anlamı yok gibi.  Öte yandan filmin barındırdığı mebzul miktarda metafor salt Erdem sineması için bile yeni değil, en fazla ‘tekrar’, diyebiliriz. Meselenin masal boyutu da öyle. Jin, tipik bir Kırmızı Başlıklı Kız masalıyken, Şarkı Söyleyen Kadınlar, ‘pelerinli saf kız’ masalından başka bir vadiye açılmıyor. O kadar sık tekrara gerek var mıydı bilmem ama habire ölen atlar Erdem’in çevre ile olan ilişkisinin altını sıkıcı derecede çiziyor zaten. Buna, kadrolu hayvanları kedi, köpek, geyik gibi türleri eklenince meselenin ekolojik ve çevre boyutu da belirginleşiyor.

Oyuncu yönetimindeki ustalığını bilmesek, bazı karakterler için ‘acemice’ nitelendirmesi yapabiliriz ama ben bu durumu ‘sureti bırak manaya bak’ bağlamında değerlendirmeyi tercih ediyorum. Yoksa Şarkı Söyleyen Kadınlar’da toplam bir buçuk oyunculuk var. Gerisi sanırım ihtiyaç fazlası olarak değerlendirilip, önemsenmemiş. Yoksa gerçeklikten tamamen kopuk tepkiler, diyaloglar ve şarkıların izahı pek kâbil değil. Erdem belki de en çok bu filminde ‘Nasıl’dan ziyade ‘Ne’ye bakmamızı istiyor.


Belki metazorinin dibini yakmayı göze alırsak Şarkı Söyleyen Kadınlar’ı post-modern tasavvufi yönü olan bir film olarak bile değerlendirebiliriz ama dediğim gibi bu epey zorlama bir yorum olur. Ancak, böylesi bir çabanın olmadığını da kimse iddia edemez sanırım.

Toparlıyorum; Şarkı Söyleyen Kadınlar, içi tıka basa dolu bir bavul gibi adeta. Yönetmen o kadar çok şey sığdırmaya çalışmış ama bir türlü de kapanmıyor. Film boyunca gelişip serpilen mevzular, finali bir türlü yaptırtmıyor yönetmene. İzledikten sonra verdiği şişkinlik hissi de bu yüzden olsa gerek!


17 Şubat 2014 Pazartesi

Aşk: Sevmek Zamanı


Spike Jonze sinemanın en ilginç isimlerinden biri. Yazdıkları ve çektikleriyle ‘aykırı’ olduğu su götürmez bir gerçek. Sinemanın bu tuhaf adamı, Arkadaşım Canavar’dan beri ara verdiği uzun metraj kariyerine yine sıra dışı bir film olan Her-Aşk ile dönüş yaparken şaşırtmaya devam ediyor. Bu arada Jonze, bu filmden hemen sonra çektiği kısa film ile kendi cephesinde değişen bir şey olmadığı mesajını vermeye de devam ediyor.

Aşk, hem kendisi hem de izleyici için epey kafa karıştırıcı bir film. İnsanın yalnızlığına ve teknolojiyle olan ilişkisine dair sağlam şeyler söylerken, muazzam bir muhafazakarlığı da içeriyor. İnsanoğlunun özellikle bilişim alanında varacağı noktayı aşağılamadan eleştirirken, son tahlil kısmını alabildiğince softlaştırarak yakaladığı zengin damarı çar-çur ediyor, diyebiliriz.

Spike Jonze, önceki filmlerinden olan Tersyüz’de (2002) çok daha esaslı şeyler söyleyebilmişti. Hikayeye göz atalım: Los Angeles’ta yakın gelecekte geçen “Her-Aşk” başkaları için duygusal ve kişisel mektuplar yazarak hayatını kazanan yazar Theodoren (Joaquin Phoenix), eşinden yeni ayrılmış yalnız bir erkektir. Tasvir edilen gelecek, makinaların yavaş yavaş insana eşdeğer bir yer edindiği zamanlardır. Kalbi kırık ve arayış içinde olan Theodore, bir alışveriş esnasında yeni bir bilgisayar sistemini görür. İnteraktif bir bilişim sistemidir bu. Kurulumunu yaparken bilgisayara ses olarak, anlayışlı, hassas ve şaşırtıcı şekilde komik şaşaalı kadın sesi olan “Samantha”yi (Scarlett Johansson) seçer. Yazarımız bilgisayar ile iletişimi artırdıkça, makine ile arasında duygusal bir ilişki başlar. Ancak, tabii ve alışık olunmayan bu durum başlarda kahramanımızın hoşuna gitse de, giderek yan etkileri ortaya çıkmaya başlar.



5’i Oscar olmak üzere toplam 50’den fazla ödül adaylığı olan ve ayrıca 42 ödülü şimdiden toplamış olan ‘Her-Aşk’ en büyük gücünü şüphesiz yazarı ve yönetmeni olan Spike Jonze’den alıyor. Jonze, kurguladığı geleceği alabildiğince basit ve abartısız tasvir ederken, insana dair büyük şeyler de söylememeye özen gösteriyor.

Aşk, insan/makine yakınlaşmasında tarafların üstünlüklerini ve zaaflarını alt metin olarak başarıyla geçerken, gayet samimi bir dil kullanıyor. Gündelik ama etkileyici diyalog metinleri insanın yalnızlığına dair aforizmalar içermiyor belki ama önemli ‘durum’lar üzerinde epey kafa yorduruyor. Hisler, yalanlar, gerçekler, olunan ya da olunması istenen kişiler hakkında esaslı çatışmalar var filmde.

Aşk, yapay zeka meselesinin gündelik kullanım alanına dair açılımlarından birini örneklerken, teknolojinin iki yüzlülüğüne dair de epey gönderme yapıyor. Bunun karşısında elbette insanı çok saf ve masum göstermiyor şüphesiz.



Belki çoğu kişiye alakasız gelebilir ama bu film bana büyük usta Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmini hatırlattı. Bir resme aşık olarak, sevdiği kadını kusursuzlaştırıp yücelten melankolik adamın öyküsünü. Aşk’taki kahramanımız bilgisayarın şuh sesine mi, yoksa darmadağın etmeye başladığı hayatını toparlamasına tutuldu tam emin değiliz ama olmayan bir kadına önce kişilik, sonra his yüklüyor ve bir süre sonra idolleştiriyor. Ve tabii kaçınılmaz hayal kırıklığı!

Bedensiz bir kişilik, şüphesiz ilk başta fıtrî olana ters ve tehlikeli. Aşk, her ne kadar uçuruma doğru evrilen gidişat hakkında çok karamsar yerlere varmasa da, kıskanmak, ihanet gibi kavramları post-modern dokunuşlarda bulunabiliyor. Ve bu dokunuşu naif bir müzik ve özenli anlatımıyla izleyiciye aktarmayı başarıyor.



Kullandığı lensten dekora, görüntü ritminden iddiasız gelecek tasvirine kadar pek çok konuda başarılı bir film Aşk. Şüphesiz, işin kabuk kısmıyla ilgilenenler ‘nasıl oluyor da oluyor?’ diye matrak geçeceklerdir ama bunlara takılmadan meselenin özüyle ilgileniyor film. Şahsi bir merakım neredeyse her Hollywood bilim-kurgusunda olduğu gibi Aşk filminde de yine depreşti. Nedense Amerikalılar gelecek tasvirinde olayın ‘Çinli etkisi’ni abartıyla kullanıyorlar. Hani anlatılan yer Los Angeles olmasa, Pekin filan diyeceğiz!


Dünya yaşlanıp, insanlık kemale erdikçe yalnızlaşıyoruz. Dışa değil içe doğru bir yön bu. ‘Her’, modern insanın teknolojiye yapıştıkça daha da yalnızlaşıp, kafanın karışacağını anlatan bir anti-ütopya filmi. Meselenin özeti şu; devir hangi devir olursa olsun insan, insan olarak kalmaya mahkumdur. 

10 Şubat 2014 Pazartesi

Hadi uçurtma uçuralım


Sorunlu geçirdiği çocukluğunda, babasıyla özel bir ilişki kuran yazarın, çok satan kitabının filme alınış öyküsünü anlatın MR. Banks, yaşanmış olaylardan yola çıkılarak çekilmiş. Film, özellikle oyunculuklarıyla dikkat çekiyor

Başka bir filmin hikayesini anlatan filmler özellikle bu sanatla yakından ilgilenenler için caziptir. Bir eserin perdeye yansımasının arka planı kimi zaman en az film kadar enteresan olabiliyor. Mr. Banks böyle bir film. 1964 yapımı ‘Mary Poppins’ filminin (13 dalda Oscar’a aday gösterilip bunun beşini alan filme ve Julie Andrews’a selam çakalım) yapım hikâyesini anlatan ‘Saving Mr. Banks’, kaprisli bir yazarın çok satan kitabını filme almak için yıllar boyu uğraşan bir sinemacının azimli öyküsünü ve kadının ‘vuruşarak’ teslim oluşunu anlatıyor. Hemen hikayeye bakalım: Ünlü sinemacı Walt Disney’in kızları kendisine en sevdikleri kitap olan P. L. Travers’ın yazdığı “Mary Poppins”in filmini çekmesi için yalvarmışlardır. Kurt yapımcı çocuklarına verdiği sözü tutmanın 20 yıl süreceğini bilmeden işe başlar. İşin aslı, yazarları sömürmede son derece kurt, telif hakları konusunda cimdi olan Disney ilk kez sert bir kayaya çarpmıştır. P. L. Travers, uzun süre direnir ama kitapları gözden düşünce girdiği ekonomik darboğaz onu Disney ile çözüm arayışına doğru iter. İşte Mr. Banks, bu iki farklı karakterin bir film yapmak için zorunlu bir araya gelişlerini anlatıyor. Kaprisler, zeka tuzakları, raydan çıkma riski sürekli olan bir iş ilişkisi…

Yönetmenlik koltuğunda eli kalem tutan bir isim var: John Lee Hancock… Uzun yıllardır sektörde olmasına rağmen, yazdıkları ve çektikleriyle çok fazla bilinmiyor. Açıkçası onu ‘zayıf filmlerin yönetmeni’ olarak tanımlasak yeridir. Tom Hanks’in bu isme güvenmesinin elbette bir sebebi olmalı. Zira filmin 35 milyon dolarlık bütçesi küçümsenecek boyutta değil. Hoş Emma Thompson, Colin Farrell ve Tom Hanks ismi gişeye yeterli gelmiş gibi görünüyor zira, şu ana kadar 75 milyon dolarlık gişe barajı aşılmış durumda.



Filme dönecek olursak, tahmin edileceği üzere, oyunculuk üzerinden ilerlemeyi tercih eden Mr. Banks, tercihleriyle konuşulabilecek bir film. Şüphesiz yapımcıların tercihlerini ele almak durumundayız. Bu nedenle Hikayeyi çoklu paralel ‘flashback’ ile geliştirmek bir tercih, lakin yerinde mi tartışılır. Başlarda geri dönüşler hikayeyi geliştirmek için işe yararken, film ilerledikçe, sıkıntıya dönüşüyor. Belki bunun yerine önemli bir anda tek geri dönüşle çözebilirmiş.

Keza benzer bir durum, ana kahramana izleyiciyi yakınlaştırma tercihinde söz konusu. Mr. Banks, çok daha renkli ve cazip olan (Ki yanılmıyorsam beyazperdede ilk kez canlandırılıyor) Walt Disney’e yakınlaşmaktansa, yazar P. L. Travers’e yakınlaşmayı tercih ediyor.



Filmin geri dönüşlerle anlattığı hikaye de çok yalın ve heyecansız. Ancak belirli bir derinliğe de sahip. Baba-kız ilişkisini ele alırken takındığı tavır saygıyı hak ediyor. Başlangıç faslından sonra, karakterlerin yeterince derinleştiğine inanılmadığından mıdır nedir, peç çok olmasa da olacak diyalog ağırlıklı sahneler ile, özellikle iki ana kahramanın karakterleri perçinlenmeye çalışılıyor. Bu durum şüphesiz bir tempo sorununu ortaya çıkarıyor. Filmin temposu ortalara doğru iyece düşse de, sürpriz final ile mesele bağlanırken yüreklere hitap ediyor ve sıkılganlığı bir çırpıda unutturuyor.

Mr. Banks, bir yönüyle de (her ne kadar yönetmen bu açıların farkedilmesi yönünde tercihlerde bulunmasa da) bir açı filmi. Eğer filmin istediği şekilde yazara odaklanarak izlersek, yukarıda bahsini ettiğimiz film var. Ama bir de meselenin Hollywood yönü var. Walt Disney odaklı bir gövde gösterisi sunuyor Mr. Banks. Karşısına aldığı en sert mermeri bile zamanla kulak memesi kıvamına getirip, istediğini alan bir film sektörünü soft dokunuşlarla izliyoruz. Eh Disneyland gibi muazzam bir yapıyı kurmak kolay iş değil elbette!


BAFTA, Golden Globes gibi prestijli platformlarda epeyce adaylığı bulunan filmin esas şaşırtıcı olan yönü ise Oscar seçici kuruluna kendisini pek beğendirememiş olması. Film sadece müzik dalında aday Oscar’a.

Soap Opera tadında bir film MR. Banks. Ama gün aşırı savaşın katlettiği çocuk fotoğraflarının önümüze düştüğü şu günlerde çok cazip gelir mi, emin değilim!

3 Şubat 2014 Pazartesi

Geçmiş: Vicdan Muhasebesi


Popüler sinemayı ne kadar reddedersek edelim, sanatın her alanında ihtiyaç duyulduğu gibi, sinemada da ‘bilinirlik’ meselesinin her daim reddedilmeyen bir unsur olduğu aşikar. Asgar Farhadi, geçmişinde Darbareye Elly-Elly Hakkında gibi sinema tarihinin en etkileyici duygusal gerilim filmlerinden biri olmasına rağmen, herkes onu Oscar ödüllü Jodaeiye Nader az Simin-Bir Ayrılık filmiyle tanıdı. Aldığı popüler ödüller yönetmenin sonraki işlerinin doğal bir ilgi odağı olmasını sağladı.

Farhadi, Bir Ayrılık’da son derece sıradan hayatlardan, arı ve duru bir duygusal gerilim üretmeyi başarmıştı. Bir Ayrılık’ın etkisi sadeliğindeydi. Gerek Elly Hakkında, gerekse Bir Ayrılık’ın şöyle enteresan bir yönü vardı: Farhadi seçtiği hayatla yabancı olmadığı hayatları anlatımıyla doğudan ziyade batıya yakın bir dille işliyordu. Bu nedenle özellikle sinemanın çok iyi bilindiği yörelerde karşılık buldu bu filmler. Filmlerin içerdiği gizli gerilim, batının pek alışkın olmadığı yahut farkına varmadığı bir yenilikti açıkçası.

Yeni filmi Le Passé-Geçmiş ise hikayeyi batıya, Paris’e taşıyan bir film. Ancak, tamamen kendi köklerinden kopuk ya da bir önceki filmi Bir Ayrılık’tan tamamen bağımsız gibi de durmuyor. Hatta, Geçmiş’in pek çok yönüyle Bir Ayrılık’ta bırakılan noktadan devam ettiğini bile söylemek mümkün. Ne ki, bu durum yönetmenin kendini tekrar ettiği ya da yeni bir şey söylemediği anlamına da gelmiyor. Geçmiş, daha olgunlaşan bir Farhadi sinemasının özelliklerini taşıyor ve özellikle diyalog ve oyunculuk bağlamında çıtayı daha yukarılara taşıyor.





Hikayesine göz atacak olursak; Fransız eşi Marie'den boşanma işlemlerini tamamlamak üzere, dört yıllık bir ayrılığın ardından Tahran'dan Paris'e gelen Ahmet, yaşadığı tüm kafa karışıklığına rağmen işini bitirip ülkesine dönme niyetindedir. Ancak, eski karısının içinde bulunduğu zor durumu farkedince yardım etmeye çabalıyor ve işler daha da karmaşıklaşıp, içinden çıkılmaz bir durum halini alıyor. Ortaya çıkan gizlenmiş kabahatler ve dayanılması zor vicdani durumlar tüm kahramanları taşıması zor bir gerilimin kurbanına çevirirken, giderek yükselen duygusal gerilim Ahmet dahil herkesin işini zorlaştırıyor ve gerçeğin göründüğünden çok daha farklı olduğunu gösteriyor.

Geçmiş’i, Bir Ayrılık’tan ayıran en temel özellik şüphesiz hikayenin geçtiği arka plan. Ve işin adli kısmı. Geçmiş, bu yönüyle daha çok Elly Hakkında’ya yakın duruyor. Farhadi’nin etkileyici oyunculukların içine başarıyla gömdüğü sıradan ama muazzam diyaloglar ile olay gelişiyor ve açıldıkça merak uyandıran, her adımda vicdanı daha çok yaralayan yeni gerçekleri hiç aceleci olmayan bir tarzda aktarıyor perdeye.



Tam bu noktada bir hususu vurgulamasak olmaz: Elbette ne kadar bilinçli şekilde yapılmış emin olamıyoruz ama hikayenin doğudan gelen kahramanı Ahmet’e biçilen kostüm çok iç açıcı değil. Uzak diyarlardan gelip, kurulu düzeni konuşmalarıyla yerle bir eden bir kötülük imgesi olarak tebarüz ediyor. Ahmet, elini attığı, bulaştığı her şeyi daha da kötüleştirerek kimseye iyilik etmiyor, aksine bir durum söz konusu hatta. Ne ki, bu durumu basit ve göze batan bir tarzda yapmıyor Farhadi. Ve dediğim gibi ne kadar bilinçli, emin olamıyoruz. Bir diğer emin olamadığımız husus ise, hayatın rotasını günah ve vebale kıran karakterlerin hemen hepsinin kadın olması. Film, bu dürbün ile izlendiğinde çok ciddi sıkıntı ve suçlamalarla karşı karşıya kalabilir Asgar Farhadi. Öte yandan anlaşmazlığı ‘kültürel çatışma’ basitliğine kaçmadan, insana dair daha kadim çatışmalara dayandırması filmin en güçlü yönlerinden.

Bir gergef sanatçısı titizliğiyle işlenen hikayede, tek bir boşluğa tahammülü yok yönetmenin. En etkileyici kısmı ise, film boyunca sıradan, basit ve önemsiz gibi görünen ayrıntıların bir süre sonra ne kadar önemli ve insan hayatına yön verici olduğunu göstermesi. Farhadi bu anlamda bir diyalog ustası olduğunu artık pekiştiriyor. Ortaya çıkan her yeni kahraman, ana hikayeyle ilgili bir yan hikayeyi oluşturuyor ve giderek iç içe geçen bu sarmal yapı finalde her hikayenin ucu bulunup bir yere bağlanarak nihayetleniyor. İnanın çok sık rastladığımız ve pek kolay olmayan bir şey bu.



Filmin her karakteri öylesine derinlikli, o kadar başarılı ki, eminim rol alan oyuncular sıklıkla karşılarına gelmeyecek bu tiplemeleri canlandırırken büyük haz almışlardır. Farhadi, karakterlerini oluştururken, orta çerçevede olması gereken ‘kültürel kod’lara çok fazla müracaat etmeden, evrensel olanları o kadar zengin ve derin ele alıp işliyor ki, her karakter bir cevhere dönüyor adeta. Geçmiş’in her kahramanı bu yüzden başlı başına bir değer ve en az bir filmlik malzeme barındırıyor.

Özellikle Marie karakterinin altını çizmek isterim. Şunca zamandır bu sanat için kalem oynatırım, Marie karakteri kadar sağlam, komplike ve köklü bir karaktere çok az rastladım. Elbette bu başarıda Arjantinli oyuncu Bérénice Bejo’nun küçümsenemeyecek katkısı var, ancak öylesine başarılı bir karakter ki, film boyunca ruh halinden diğerine geçişi, doğal ve rahatsız etmeden yapabiliyor. Esasen hiç de masum olmayan bu karakter, izleyiciye muazzam bir samimiyetle geçirilebildiği için bırakınız rahatsız etmeyi, aksine sempati duyulmasını bile sağlıyor.

Filmin üzerinde biriken gündelik toz tabakasını kaldırdığımızda karşımıza şaşırtıcı bir katmanlama da çıkıyor. Ahmet’in eski karısı Marie’nin evinin durumu mesela. Kapıları gıcırdayan, darmadağın ve yeni bir boyaya ihtiyacı var. Tıpkı kadının hayatı gibi. Keza, bavul ve çanta meselesi. Ahmet’in eşyalarının uzak bir ambara atılması, valizsizliğin verdiği mülksüzlük mesajı. Marie’nin evi sürekli derleyip toparlarken, aslında kaçıp kurtulmak istediği geçmişi. Ki yönetmen, Marie’nin hayatını ve çevresini açılımlarken o kadar sakin ve sabırlı bir dil kullanıyor ki, Ahmet’in ilk değil en azından ikinci kocası olduğunu anlıyoruz. Yani, bütün meselelerin patlamış bir poşetten dökülen çekirdek kümesi gibi dağılmasına neden olan Lucie. Üstelik bunu büyük bir şaşırtmaca ile yapıyor yönetmen, izleyiciyi aile içi cinsel baskı ve tacize doğru yönlendirmeye çalışır gibi yaptıktan sonra, bambaşka bir sürpriz ile yüz yüze bırakıyor.



Filmin klasik anlatıda tercih edilen zamanlama kaidelerine de pek riayet etmemesi anlaşılır bir durum. Zira ‘art-house’ filmlerde böylesi bir şeyi beklemek mümkün değil. Ancak Farhadi, hikayelerin düğümlerini mümkün mertebe bir zaman aralığına odaklamayı tercih ederken, bunu elinden geldiğince geciktirmeye çalışması da yönetmenin önemli bir özelliği.

Son bir hususu vurgulayarak bağlayıcı paragrafa geçeyim; Le Passe-Geçmiş, kaba bir özetle şöyle bir film: Bir adam var eşinden ayrılmış ülkesine dönmüş, 4 yıl sonra boşanmak üzere Paris’e geliyor. Bir adam var, eşi intihar etmiş, ölmemiş ama bitkisel hayatta. Yeni bir ilişkisi var. Bir kadın var, bir adamla evlenmek istiyor ve eski kocasından ayrılmadan bunu yapamıyor. Bir kız var, babası uzak, üvey babası daha uzak, annesi yeni bir adamla evlenmek istiyor, kız bu evliliğe karşı. Sonra tüm bu kahramanların birbiriyle ilgili olduğunu ve aslında içinde bulundukları durumun sebebinin de birbirileri olduğunu öğreniyoruz. Öğrendiğimiz her ayrıntı bizi ana hikayeye geri getirip, kahramanları yeni duruma göre tekrar odaklamamıza sebep oluyor ve yeni bir sırra daha vakıf olup tekrar hikayeye dönüyoruz. Bu şekilde epey git-gel yaşadıktan sonra bazı şeyler hoşumuza gitmese de kabul edip, ikna olarak filmden çıkıyoruz.


Anlatım biraz sıradışı ve yavaş gelebilir ama kamerayı acelesi olmadan ve bir şahit titizliğiyle odakladığı filminde seçtiği tüm oyunculara tam olarak hükmedebiliyor Farhadi. Bu nedenle boş ve başarısız oyuncu yok gibi. Her şey mütevazı ve basit olunca, aktarmak istediği gerilim gittikçe yükselen bir dozda hissettiriyor kendini. Geçmiş, en az Bir Ayrılık kadar ilgiyi hak ediyor. 


30 Ocak 2014 Perşembe

Özgür adam ardına bakmaz!


Endüstriyel sinemanın mensuplarına sağladığı en önemli avantajlardan biri, tutmuş formülleri kolayca kullanabilmeleridir. Belli bir türe ait örnek için her daim el altında tutulan ve gişesi garanti olan formüller vardır. Keza, popüler festival ve yarışmalar için de benzer formülleri mevcuttur sanayileşmiş sinema sektörünün. Şüphesiz bu sektörün başında Hollywood gelir. Gerek kurumsal bazda, gerekse bireysel tercihlerde Hollywood mensupları sıklıkla bu formüllere müracaat eder ve kahir ekseriyetle tuttururlar. Mesele rekabet ve konjonktürel zamanlama meselesidir. Eğer iyi denk getirilmezse, sağlam bir batış da söz konusu olabilir zira.

İngiliz yönetmen Steve McQueen (hayır, tahmin ettiğiniz meşhur ve merhum oyuncu değil) hiç de fena olmayan filmografisini (6 yıl önce Açlık ile aklımızı çelmişti) bir kölelik filmi ile taçlandırmayı planlayınca bahsini ettiğimiz hazır formüle müracaat etmeyi doğru bulmuş. Kendisi de siyahi bir sanatçı olan McQueen, ilk iş bu mevzuda çok satan popüler bir kitaba müracaat etmiş. Yaklaşık 160 yıl önce bizzat Solomon Northup tarafından kaleme alındıktan sonra klasikleşen 12 Yıllık Esaret – 12 Years a Slave hem konjonktürel hem de sinematografik açıdan kötü bir tercih değil aslında. Ancak… Detaylandırmadan hikayesine bir göz atalım.


19. Yüzyılın başları Amerika… İç Savaş patlamak üzeredir. Kendi çapında küçük bir burjuva dünyası kuran siyah renkli çiftçi Solomon Northup, katakulliye getirilince kendini bir anda köle pazarında bulur. Özgürlüğün tadını bilmeyeni köle yapmak kolaydır derler, katlanılmaz olan özgür insanın köleleştirilmesidir. Northup da bu yeni durumu asla içine sindiremez ve 12 yıl boyunca her türlü eza ve cefanın yanı sıra köleleşmenin ruhunda açtığı yaralarla boğuşur. Sahibi olan beyaz, sadece bedenine değil ruhuna da eziyet edebilecek kadar fena biridir. Vakta ki, karşısına iyi yürekli kölelik karşıtı bir Kanadalı çıkar: Samuel Bass. Büyük uğraşlar sonucu tekrar özgür kalabilmeyi düşünen Northup yaşadığı 12 yıllık deneyimin ruhunda açtığı yaraları hesaplamamıştır.

Geçtiğimiz yıl Lincoln ve Django ile benzer meselelere çok farklı perspektiften bakmayı deneyen ve tür olarak de epey farklı olan iki filmin hemen ardından 12 Yıllık Esaret’i izlemek hem iyi, hem de kötü oldu. İyi oldu; zira bu tür dönem filmlerinin oluşturduğu tarih atmosferi bir şekilde devam ediyor ve olay/kahraman tasviri ekstradan bir inandırıcılık kazanıyor. Kötü oldu, çünkü yönetmenin ödül ve gişe için kullandığı formül neredeyse filmin her karesinden dışarı taşıyor.


Özellikle Tarantino’nun kölelik meselesine acımasızca katkıda bulunduğu sertlik üzerine çıkabilmek adına epey çaba harcayan yönetmen McQueen, bunu Tarantino alaycılık/kara mizahıyla vermediği için seyri hayli zor bir film çıkıyor ortaya. Belki de Lincoln ve Django’dan bu şekilde ayrışmak istiyor 12 Yıllık Esaret. Ne politik bir duruş ne de yer yer spagetti western tadı barındırıyor film. Özellikle Michael Fassbender’in canlandırdığı sadist sahip Edwin, psiko-analitik olarak izaha muhtaç bir karakter olarak filmde gezinip duruyor. Filmin batı dünyasında sarsıcı etkiye sahip olacağını tahmin etmek güç değil, ancak Suriye’den gün aşırı gelen vahşet görüntülerine aşina bir dünya için aynı şey söz konusu olabilir mi emin değilim.

Yönetmen, kahramanın çektiği acı ve ızdırabı izleyiciye geçirmek için tüm yeteneğini ve imkanlarını sonuna kadar zorlarken, filmografisinin önceki örneklerinde kullandığı dile nispeten sadık kalmayı başarması, filmin güçlü yanlarından. Ancak tam bu esnada, formüle sadık kalma adına dümen kırıyor film ve işin içine naiflik ve sevda meselesi giriyor. Tökezleme tam da burada başlıyor. 12 Yıllık Esaret, izleyiciyi etkilediği yerde bundan vazgeçip bir dolu ‘kıtır’ ile gişe ve ödül alma tuzağı kuruyor seyirciye.



Ve dozunda da bırakmıyor açıkçası… Neredeyse melodram sınırlarına kadar varıp, gözyaşından medet ummayı deniyor. Senaryonun mantık kevgirine döndüğü bu anlarda, soru sormaktan ziyade izleyip etkilenmemizi istiyor yönetmen. İhtimal ki, bol ışıklı salonlarda sarılacağı ödül heykelciklerini düşlüyor bu sahnelerde.


El hasıl; özellikle şiddet ve işkence sahnelerinde inandırıcılık dozu yüksek, seyri ve hazmı zor etkileyici bir film olmakla beraber, ticari sinemanın seyircinin algısına oynadığı bir film olarak perdedeki yerini alıyor 12 Yıllık Esaret…

22 Ocak 2014 Çarşamba

Sinemada bir yıl böyle geçti



Toplam 325 filmin vizyona girdiği bir yılı geride bıraktık. Türk izleyicisi bu filmler için gişelere yaklaşık 497 milyon TL ödedi. Yıllık izleyici sayısı geçen yıla nazaran bir miktar yükseliş gösterse de 50 milyon barajını aşamadı. 2012 yılında 60 film vizyona girmişti. Geçtiğimiz yıl bu rakam 87’ye ulaştı. Artış oranı hiç de küçümsenecek gibi değil. Benzeri bir yükselişi gişe rakamlarında görüyoruz. Seyirciler 2012’de Türk filmlerine toplam (yaklaşık) 185 milyon TL öderken, geçen yıl 260 milyon lira ödediler. Doğal olarak seyirci sayısı da arttı. 28 milyon seyirci Türk filmlerini tercih ederken, bir önceki yılın rakamı 21 milyon kişiydi.

Türk sineması her ne kadar devlet destekli olsa da, geçmiş yıllara nispeten giderek endüstrileşme yönelimi gösteriyor. Son birkaç yılda sektöre ‘ilk film’ ile girenlerin sayısı umut verici. Ancak bu filmlerin gişe ve sanat anlamında aynı umudu verdiğini söylemek oldukça zor. Pek çok yönetmen ilk filmiyle ciddi hayal kırıklığı yaşarken, gösterim şansı bulamayanların sayısı da az değil.


Bu durum, Türk sineması için en önemli sorunlardan birinin dağıtım ve vizyon olduğunu da gösteriyor. Pek çok yerli yapıma, dağıtım firmaları tarafından şans verilmediği gibi, vizyon şansı bulanlar da lokasyon tercihleriyle ademe mahkum ediliyor. Minik de olsa yeni dağıtım kanalları çabalarını görmek 2013 için en güzel gelişmelerden biriydi. Yurt içi ve dışı pek çok festivalde övgü ve ödül alan filmler cılız da olsa bu kanallar ile seyirciyle buluşma imkanına sahip oldu. Ancak yeterli olmadığı da aşikar. Bakanlığın maddi yardımı konusunda kimsenin şikayetçi olduğunu sanmıyorum ama dağıtım meselesinde inisiyatif alması, filmlere bütçe ayrılmasından daha önemli gibi geliyor bana.

Gişede başarısızlara bakalım. Geçtiğimiz 52 hafta içinde 120’ye yakın film bin kişilik izleyici rakamına ulaşamadı. Bunların bazıları 2012’den sarkan filmler olmasına rağmen aralarında meşhur Kim Ki-Duk’un Mebius’unun (713 kişi) da olduğu bazı filmlerin toplam seyirci rakamı bini bulmadı.

Geçtiğimiz yılın sevindirici rakamlarından biri de, ilk 10’daki 9 filmin yerli olması. 20 milyon kişiye yakın seyirci de 9 Türk filmine gitmiş. Her şey değişse de Türk insanının duygusal profili değişmiyor sanırım. Gişe yapan filmlere bakıldığında güldüren yahut ağlatan filmlerin revaçta olduğunu görmek mümkün. Geçtiğimiz yıl en çok izlenen 10 filmin 6 tanesi komedi, kalanlar ise izleyiciyi ağlatan filmler.


2013’ün lider filmi, yılın son ayında vizyona girerek büyük sürpriz yapan Düğün Dernek oldu. (+7) etiketiyle afişe çıkan film, içerdiği abartılı argo ve küfürle aileleri hayal kırıklığına uğratsa da siz bu satırları okurken muhtemelen 4 milyon seyirci barajını aşarak 40 milyon TL hasılata ulaşmış olacak.  Film Cem Yılmaz’ın gösterisini de geçmiş oldu.

Rakamların söyledikleri böyle. Biraz da içerikten bahsedecek olursak. Geçtiğimiz yılın en çarpıcı filmlerinden biri Ang Lee imzalı Pi’nin Yaşamı’ydı. Kullandığı dil ve görsellikle izleyiciyi şaşırtan film her ne kadar Oscar’dan çok fazla yüz görmese de, pek çok festivalde hak ettiğini aldı. Alfonso Cuaron’un sıradışı filmi Gravity-Yerçekimi de 2013’ün en iyilerindendi. Tarantino’nun Zincirsiz’i, tıfıl yönetmen Benh Zeitlin’in Oscar jürisinin kafasını karıştıran filmi Düşler Diyarı, bugüne kadar izlediğim en sarsıcı docu-dramalardan belki birincisi olan Hayat Avcısı da yılın etkileyici filmlerindendi. Listeye Boşnak yönetmen Aida Begic’in naif ve sarsıcı filmi Çocuklar’ı da eklemek şart. Son hafta bu listeye, Begic’in hocası Danis Tanovic’in Bir Hurdacının hayatı da girdi. Bu seneki Oscarı (yabancı) bu film alırsa kimse şaşırmasın.


Yılmaz Erdoğan’ın Oscar’a yolladığımız filmi Kelebeğin rüyası pek çok açıdan geçtiğimiz yılın en iyi yerli yapımıydı. Harcanan emek ve yönetimde şair yönetmenin ustalaştığının ipuçlarını gördük. Bir başka ustalaşmış yönetmen filmi ise Mahmut Fazıl Coşkun’un Yozgat Blues’uydu. Her ne kadar karakter sıkıntıları taşısa da, film özellikle anlatım açısından yılın en iyi yerlisiydi. Bu listeye bahtsız film Zerre ve  Baraka’nın yönetmeni Ron Fricke’in son şaheseri Samsara’yı da ekleyerek 2013 defterini kapatmış olalım. 


30 Aralık 2013 Pazartesi

Samuray ayakta ölür!



Onur, Japon kültürünün en bariz unsurudur. Şeref ve haysiyeti yaşayan bir topluluğun elbette ki tüm anlatılarının temel argümanı bu kavramlar olacaktır. Mevzu bahis şeref olduğu zaman, ölüm bile basitleşir Japon kültüründe. Sıklıkla Harakiri ile karıştırılan Sappuki bu nedenle geleneksel Japon kültüründe çok önemli bir eylemdir. Ve tabii bu bahis açıldığında aklımıza ilk olarak Japonların unutulmaz yazarı Yukio Mishima gelir. Mishima, yaklaşık 50 yıl önce Japon toplumunun yozlaşmaya başladığını söyledi, bu anlatan kitaplar yazdı. Yetmedi bizzat harekete geçti. Felsefesini çok daha eski geleneksel samuray kültüründen aldığı bu yol onu intihara kadar götürdü.

Samurayın el kitabı mahiyetindeki Hagakure adlı eserinde Josho Yamamato, “Zaferin nasıl kazanılacağı anlatılarak öğrenilmez.” der. Belki de bu nedenle Japon sanatı kendi efsanelerine mesafeli duruyor. Özgün sinemasını Güney Kore’ye kaptırdığından beridir eli yüzü düzgün pek film çıkmadı Japon sinemasından. Hollywood boş durmadı ve en meşhur tarihsel vakıasını alıp önümüze servis yaptı: 47 Ronin…

Yaklaşık 300 yıl öncesinde yaşamış olan Oishi Kuranosuke ve onun roninleri bir efsane olmuştur. Japon medyasının bitmek tükenmek bilmeyen bir malzemesidir 47 Ronin hikayesi. Filmlere konu oldu, haklarında kitaplar yazıldı, oyunlar sahnelendi. Günümüz Japonya’sında  idealize edilmiş Samuraya özlemin diğer adıdır 47 Ronin. Mezarları ziyaret edilir, hala ağıtlar yakılır, tütsülerin dumanı tüter.


Film tipik Amerikan mantığıyla meseleyi ele alıp şöyle hikaye etmiş: Tehlikeli bir savaş lordu ustalarını öldürüp kendilerini sürgün edince, artık liderleri olmayan 47 samuray intikamlarını almak ve kaybettikleri onurlarını yeniden kurtarmak için yemin ederler. Evlerinden sürgün edilmiş ve ülkenin dört bir yanına dağılmış Roninler, düşsel ve mitik güçlerle şekil değiştirebilen büyücülerle savaşırlar. Bu mücadeledeki en büyük güçleri ve gizli liderleri, çocukken tekinsiz bir ormanda bulunup, savaşçı olarak yetiştirilen bir melez olan Kai’dir. (Keanu Reeves)

Hollywood’u anlamak gerçekten zor. Parasını sokağa atmaktan hazzetmeyen bu endüstri, 220 milyon dolardan daha fazla bütçesi olan bir filmi, üstelik epey zamandır ortalıkta görünmeyen Keanu Reeves karizmasını da ekleyerek bugüne kadar üç kısa filmden başka bir şey yapmayan Carl Rinsch’e teslim etmiş. Senaryodaki profesyonel seyreltilmeyi ve klişe unsurların eklenmesini riski minimize etme mantığına bağlamak lazım. Bu durum bize 47 Ronin filminin senaryosu hakkında fikir veriyor zaten.


Japonların uluslararası bir değer ve ilgi odağı olan ‘samuray’ meselesini alıp Amerikan film soslarına bulayarak, epik sinemanın ana hattından asla ayrılmadan yol alması, aslında Son Samuray ile elde edilen 500 milyon dolarlık denenmiş bir gişenin açtığı iştahtan başka bir şey değil.

Risksiz ama algı ve estetiği düşük senaryoyu acemi bir yönetmene emanet edince, filmdeki teknik kusurlar da, masada çözümlenmeye çalışılmış. 47 Ronin karanlık film. Muhteva olarak değil teknik olarak karanlık… Bu koyuluğu üç boyut teknolojisi bile mazur gösterecek düzeyde değil.

Oyuncu yönetimine pek ihtiyaç duyulmayan filmde, Reeves gibi ustalara, Japon deneyimli oyuncular eşlik etiğinden bu alan pek sorunlu değil. Temel sıkıntı ise, epik sinema için şahane bir kumaş olan hikâyenin çarçur edilmiş olması. Bakmayın 13 yaş sınırlandırmasına, büyücü, falcı unsurları olmasa dört dörtlük bir çocuk filmi 47 Ronin. Film diliyle, anlatımı ve estetiğiyle…


Hollywood’dan sakınmak lazım. En naif, yüzyıllar boyu süregelen anlatıyı alır, kendi damak zevkine göre darmadağın eder ve tuhaf soslar ile sofraya getirir. En basit ifadeyle yozlaştırır, bayağılaştırır ve tüm derinliklerini yok eder. 47 Ronin’in başına gelen de maalesef bu.

Filmin en beğendiğim yönü ise, o kadar insanın ölmesine rağmen neredeyse tek damla kan göstermemesi. Bu başarı genç yönetmenin ‘olmuş’lar hanesinin başına yazılmalı.


Şöyle der bir Japon atasözü: Ayakta ölmek, dizüstü yaşamaktan iyidir!


24 Aralık 2013 Salı

Bir hurdacının hayatı


Tabiat belgeselcileri biz sıradan insanların hayatları boyu göremeyeceği ilginç dünyaları bin bir zorlukla filme alıp evlerimizin içine kadar getirir. Ne ki uzun yıllar yapılan her iş gibi, bu iş de yapana bir süre sonra ünsiyet kazandırdığından, belli bir süre sonra ‘profesyonel hissizliği’ denen marazi duruma dönüşür. Bizim izlerken etkilendiğimiz, içimizin kaldırmadığı, gözümüzü kapadığımız o müthiş ve gerçek sahneleri çekerken, onlar sakin şekilde kahvelerini yudumlarlar. Özellikle ‘vahşi’ olarak nitelenen doğal hayat belgesellerinde izlediğimiz şeyler zihnimizde ‘acımasızlık’ olarak kodlanır bir süre sonra. Muazzam bir zalimlik gösterisini izlemiş hissine kapılır ve amatör bir merhamet açığa çıkarırız. Oysa tabiatın kendi dengesi içinde zalimi ya da mazlumu yoktur. Fıtrattan kaynaklanan bir denge döngüsü vardır hep.

Şöyle bir Afrika atasözü vardır: Her sabah Afrika'da bir geyik uyanır. Uyanır uyanmaz, en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşamazsa o gün öleceğini bilir. Ve her sabah bir aslan uyanır Afrika'da. Uyanır uyanmaz, en yavaş koşan geyikten daha hızlı koşmazsa açlıktan öleceğini bilir. Afrika'da aslan ya da geyik olmanız fark etmez. Esas olan, sabah uyanır uyanmaz koşmanız gerektiğini bilmenizdir!


Bosnalı yönetmen Danis Tanovic, yaklaşık 12 yıl önce No Man’s Land- Tarafsız Bölge isimli şahane filmi ile ‘öteki’ üzerine en sert şamarlardan birini atmıştı suratlarımıza. Keza hemen sonra 11 Eylül üzerine çekilen 11 kısa filmdeki epizodu da benzer bir gerçeklik ve sertlik içeriyordu. Ancak, her iki filmin de bir sıkıntısı vardı kanaatimce; yaşanan gerçekliği tüm rahatsız edicilik ve çıplaklığıyla tokat olarak patlatırken, neredeyse hiç bir şey söylememeyi tercih ediyordu Boşnak sinema adamı.

Son filmi, Epizoda u zivotu beraca zeljeza – Bir Hurdacının Hayatı, bir tür yarı-kurmaca-belgesel formunda. Bir gazete haberinden yola çıkılarak çekilen filmde, oyuncu olarak olayın gerçek kahramanları kullanılmış. Hikaye şu: Nazif hurda demir toplayarak hayatını güç bela kazanmaktadır. Nazif’in eşi Senada düşük yaptığında hastane, sigortaları olmadığı için öyle yüksek bir meblağ talep eder ki ameliyat olmadan kasabalarına dönmek zorunda kalırlar. Nazif, eşinin hayatını kurtarmak için, on gün boyunca daha çok hurda toplamaya ve yardım bulmaya çabalarken çağdaş dünyanın umursamazlığı ve gizli ayrımcılığını da göğüslemeye çalışacaktır.

Şurası kesin; Danis Tanovic büyük bir yönetmen ve sinema için neredeyse para bile sayılmayacak bir bütçe ile (18 bin dolar) muazzam bir iş çıkarmış. Amatör oyuncuları, yaşanan bir hadise için kamera karşısına geçirip, bu kadar sahici oynatabilmek hiç kolay değildir.


Sakın ola ki, ‘belgeselmiş’ diyerek hemen silmeyin filmi. Dram dozu muhteşem ayarlanmış bir kurgu var karşımızda. Gerçek taklidi yapan ve hayatı tekrar eden bir kurmaca... Mizahı da var bolca hüznü de. Ancak, yazının başında bahsettiğim handikabı var Bir Hurdacının Hayatı’nın.

Şüphesiz pembe bir mevzu ve atmosferi tercih etmiyor yönetmen. Kullandığı dil ve seçtiği taraf, filmin isminden bile belli lakin genelde sanatın, özelde sinemanın son tahlilde bir şey demesi gerektiğine inananlardanım. Yoksa bu kadar keçiboynuzu kemirmenin anlamsızlığı kalıyor geriye.

Zalim bir dünyada hayat mücadelesi verirken, insanı odağına alarak acıyı harmanlamak şüphesiz etkileyici. Ancak bundan damıtılacak bir hikmet kalmalı geriye.


Çevresi kahramanımız Nazif’i umursamaz ama yönetmen de pek farklı değildir aslında. Kameranın kaydettiği muazzam acı karşısında son derece soğuk gerçeklikle yapar işini. Oysa sinema bu değildir, olmamalıdır. Seyircinin izlediği gerçeklikten minicik de olsa bir nebze ‘hisse’ kapması için odağı bir miktar kaydırmaması şahsen beni rahatsız etti. Drama şahit olup, bunu kayda alıp, kurguyla dahi olsa en azından bir şeyler söylemeden öylece çekip bırakmak, bir miktar profesyonel hissizliği olarak açıklanabilir ama açıkçası bu duruş pek de erdemli gelmedi bana.

Her şeye rağmen farklı ve izlenmesi gereken bir yapım var karşımızda.