Pek çok farklı ve önemli yönüyle beraber The Matrix filminin
mühim özelliklerinden biri de çekim estetiğiyle olan kısmıydı. Wachowski
Kardeşler’in kült filmi özellikle aksiyon sineması için milat denilebilecek
yenilikleri uygulamalı göstermişti. 1999 yapımı bu filmden sonra çekilen 300,
Matrix’in kullandığı tekniği tarihi fantastik film türüne başarıyla uygulayan
bir öncüydü. Zack Snyder’in kaleminden ve kamerasından çıkan bu çizgi roman
uyarlaması tarihi film, M.Ö. 480'de, Antik Yunanistan'ın şehir devletlerinden,
katı disiplinle yönetilen asker erkeklerin Sparta'sını anlatıyor, istilacı Pers
İmparatorluğu'nun muazzam savaş gücü karşısına dikilerek gösterdiği
kahramanlıkları destanlaştırıyordu. Tüm karikatür ve yetersiz yönlerine rağmen
kendi alanında başarılı bir filmdi 300.
Film, halkın sevgisini kendini kutsayıp tanrılaştırarak tüm dünyayı istilaya kalkışan Pers Kralı Xerxes ve askerlerini alabildiğince kötücül ve karton gösterirken, Spartalıları zaafsız kutsal savaşçılar olarak köpürtüyordu.
Çizgi roman estetiği, oryantalist bakış açısı ve şiddetin şirinlik muskasıyla sarmalandığı bir filmdi 300. İster estetizm, ister özgürlükçülük, ister teknoloji… Hangi etkileyici ambalajın içinde olursa olsun 300 mantığı belli: Batılı insan cici, doğulular kaba saba, geri zekalı ve zalim. Nihayetinde bir fantastik film deyip geçilemeyecek kadar algıya yönelik sanatın kuşatıcı çalışmasıydı 300. Hele hele hedef kitlenin muhtevadan ziyade şekille ilgilenenler olması bir fenomene dönüştürmüştü filmi. Burada Lost gibi fenomen dizilerde kullandığı kamerasıyla mesleğin hakkını veren görüntü yönetmeni Larry Fong’un da hakkını yememek lazım. Bir de 300 kişiden fazla olan (görsel efekt, makyaj, sanat departmanı vs.) teknik kadronun…
Film, halkın sevgisini kendini kutsayıp tanrılaştırarak tüm dünyayı istilaya kalkışan Pers Kralı Xerxes ve askerlerini alabildiğince kötücül ve karton gösterirken, Spartalıları zaafsız kutsal savaşçılar olarak köpürtüyordu.
Çizgi roman estetiği, oryantalist bakış açısı ve şiddetin şirinlik muskasıyla sarmalandığı bir filmdi 300. İster estetizm, ister özgürlükçülük, ister teknoloji… Hangi etkileyici ambalajın içinde olursa olsun 300 mantığı belli: Batılı insan cici, doğulular kaba saba, geri zekalı ve zalim. Nihayetinde bir fantastik film deyip geçilemeyecek kadar algıya yönelik sanatın kuşatıcı çalışmasıydı 300. Hele hele hedef kitlenin muhtevadan ziyade şekille ilgilenenler olması bir fenomene dönüştürmüştü filmi. Burada Lost gibi fenomen dizilerde kullandığı kamerasıyla mesleğin hakkını veren görüntü yönetmeni Larry Fong’un da hakkını yememek lazım. Bir de 300 kişiden fazla olan (görsel efekt, makyaj, sanat departmanı vs.) teknik kadronun…
Snyder, bu kez yapımcı ve senarist olarak çıkıyor karşımıza.
Yönetmenlik koltuğunda ise bugüne kadar dişe dokunur bir iş yapmamış olan Noam
Murro var. 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi yer yer geri dönüşlerle ilk
filmden 10 yıl sonrasını anlatıyor. Vatanları uğruna kendilerini feda eden 300
savaşçının hemen ardından gücüne güç katan Pers Kralı, ‘güç bendeyse haklıyım,
tüm dünyayı istila edeceğim’ diyor ve muazzam donanmasını özgürlükler (!) ülkesi
Yunanistan’a yürütüyor. Yardımcısı ise önceki istilalarının birinde esir ettiği
bir kız: Komutan Artemisia. Bütün erkeklerini kayıp veren Sparta yeni savaşa
mesafeli kalmak istiyor ve Kraliçe Gorgo, Yunan Amiral Themistokles’in yardım
talebini kabul etmiyor. Ne ki savaş, bir yandan tiranlaşmış krala karşı bir
onur mücadelesine dönüşürken, diğer yandan dağınık Yunanistan’ı da
birleştirmeye başlıyor…
Serinin ilk filminin aksine (Her şey vatan için, şeklinde
özetlenebilecek kof bir yarı-kutsallığı saymazsak) Bir İmparatorluğun Yükseliş’inde
ana tema intikam olmasına rağmen erdeme dair birkaç kırıntı da serpiştirilmiş.
Bozgun anında bile yaralı komutanlar ‘Diz çökerek özgür olacağımıza, ayakta
ölürüz’ gibi afili aforizmalar savuruyor.
Film, tıpkı ilkinde olduğu gibi çok temel bir ahlaki zaaf
taşıyor bence. Şiddet çağının kendi şartlarında bakıldığında belki makul ve
vaka-yı adiyeden gelebilir ama günümüz filmlerinde şiddet ve öldürmenin bu
kadar yüceltilmesi hiç de ahlaki değil.
Filmin temel sorunlarından biri, kedisine kaynaklık eden
çizgi romanın etkisinde kalıp, sanatın hareketli yönünün etkisinin
önemsenmemesi. Sık sık ağır çekime düşen aksiyon sahnelerinde akla ziyan kesip
biçmeler, perdeyi mezbahaya çevirirken dibine kadar açılan ritimli müzik ve yakın
planlar ile vahşet adeta kutsallaştırılıyor. Ve bittabi Perslilerin yine son
derece karton şekilde ‘antogonist’ görünümü. O kadar ki, onlara dokunan, değen
batılılar da bir anda kötüleşiveriyor!
Bir başka perspektifle bakıldığında filmden günümüze dair
pek çok çıkarsama yapmak da mümkün. Zorba kralın ‘halk benle’ böbürlenmeleri,
kötü kadın komutanın ‘bin gemimiz, yüzbinlerce askerimiz var, sizi darmadağın
ederiz’ efelenmeleri ve nihayetinde düşman komutana ‘seni sayılarla yeneceğim’ tehditleri
günümüzde yaşananları hatırlatan şeyler.
Ne ki tüm bunlar Bir İmparatorluğun Yükselişi’ni ‘başarılı’
bir filmden, ‘iyi’ film seviyesine çıkarmaya yetmiyor.





.jpg)































.jpg)



