Ses Ve Nefes, ilk bakışta sıradan gibi görünen günlük rutin işleri bir tür zikir ve fikir bağlamında kadrajlayıp sarih hikmet tablolarına vesile olacak yollar aralıyor.
11 Mart 2014 Salı
Ses ve Nefes
Ses Ve Nefes, ilk bakışta sıradan gibi görünen günlük rutin işleri bir tür zikir ve fikir bağlamında kadrajlayıp sarih hikmet tablolarına vesile olacak yollar aralıyor.
10 Mart 2014 Pazartesi
Seni sayılarla yeneceğim!
Pek çok farklı ve önemli yönüyle beraber The Matrix filminin
mühim özelliklerinden biri de çekim estetiğiyle olan kısmıydı. Wachowski
Kardeşler’in kült filmi özellikle aksiyon sineması için milat denilebilecek
yenilikleri uygulamalı göstermişti. 1999 yapımı bu filmden sonra çekilen 300,
Matrix’in kullandığı tekniği tarihi fantastik film türüne başarıyla uygulayan
bir öncüydü. Zack Snyder’in kaleminden ve kamerasından çıkan bu çizgi roman
uyarlaması tarihi film, M.Ö. 480'de, Antik Yunanistan'ın şehir devletlerinden,
katı disiplinle yönetilen asker erkeklerin Sparta'sını anlatıyor, istilacı Pers
İmparatorluğu'nun muazzam savaş gücü karşısına dikilerek gösterdiği
kahramanlıkları destanlaştırıyordu. Tüm karikatür ve yetersiz yönlerine rağmen
kendi alanında başarılı bir filmdi 300.
Film, halkın sevgisini kendini kutsayıp tanrılaştırarak tüm dünyayı istilaya kalkışan Pers Kralı Xerxes ve askerlerini alabildiğince kötücül ve karton gösterirken, Spartalıları zaafsız kutsal savaşçılar olarak köpürtüyordu.
Çizgi roman estetiği, oryantalist bakış açısı ve şiddetin şirinlik muskasıyla sarmalandığı bir filmdi 300. İster estetizm, ister özgürlükçülük, ister teknoloji… Hangi etkileyici ambalajın içinde olursa olsun 300 mantığı belli: Batılı insan cici, doğulular kaba saba, geri zekalı ve zalim. Nihayetinde bir fantastik film deyip geçilemeyecek kadar algıya yönelik sanatın kuşatıcı çalışmasıydı 300. Hele hele hedef kitlenin muhtevadan ziyade şekille ilgilenenler olması bir fenomene dönüştürmüştü filmi. Burada Lost gibi fenomen dizilerde kullandığı kamerasıyla mesleğin hakkını veren görüntü yönetmeni Larry Fong’un da hakkını yememek lazım. Bir de 300 kişiden fazla olan (görsel efekt, makyaj, sanat departmanı vs.) teknik kadronun…
Film, halkın sevgisini kendini kutsayıp tanrılaştırarak tüm dünyayı istilaya kalkışan Pers Kralı Xerxes ve askerlerini alabildiğince kötücül ve karton gösterirken, Spartalıları zaafsız kutsal savaşçılar olarak köpürtüyordu.
Çizgi roman estetiği, oryantalist bakış açısı ve şiddetin şirinlik muskasıyla sarmalandığı bir filmdi 300. İster estetizm, ister özgürlükçülük, ister teknoloji… Hangi etkileyici ambalajın içinde olursa olsun 300 mantığı belli: Batılı insan cici, doğulular kaba saba, geri zekalı ve zalim. Nihayetinde bir fantastik film deyip geçilemeyecek kadar algıya yönelik sanatın kuşatıcı çalışmasıydı 300. Hele hele hedef kitlenin muhtevadan ziyade şekille ilgilenenler olması bir fenomene dönüştürmüştü filmi. Burada Lost gibi fenomen dizilerde kullandığı kamerasıyla mesleğin hakkını veren görüntü yönetmeni Larry Fong’un da hakkını yememek lazım. Bir de 300 kişiden fazla olan (görsel efekt, makyaj, sanat departmanı vs.) teknik kadronun…
Snyder, bu kez yapımcı ve senarist olarak çıkıyor karşımıza.
Yönetmenlik koltuğunda ise bugüne kadar dişe dokunur bir iş yapmamış olan Noam
Murro var. 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi yer yer geri dönüşlerle ilk
filmden 10 yıl sonrasını anlatıyor. Vatanları uğruna kendilerini feda eden 300
savaşçının hemen ardından gücüne güç katan Pers Kralı, ‘güç bendeyse haklıyım,
tüm dünyayı istila edeceğim’ diyor ve muazzam donanmasını özgürlükler (!) ülkesi
Yunanistan’a yürütüyor. Yardımcısı ise önceki istilalarının birinde esir ettiği
bir kız: Komutan Artemisia. Bütün erkeklerini kayıp veren Sparta yeni savaşa
mesafeli kalmak istiyor ve Kraliçe Gorgo, Yunan Amiral Themistokles’in yardım
talebini kabul etmiyor. Ne ki savaş, bir yandan tiranlaşmış krala karşı bir
onur mücadelesine dönüşürken, diğer yandan dağınık Yunanistan’ı da
birleştirmeye başlıyor…
Serinin ilk filminin aksine (Her şey vatan için, şeklinde
özetlenebilecek kof bir yarı-kutsallığı saymazsak) Bir İmparatorluğun Yükseliş’inde
ana tema intikam olmasına rağmen erdeme dair birkaç kırıntı da serpiştirilmiş.
Bozgun anında bile yaralı komutanlar ‘Diz çökerek özgür olacağımıza, ayakta
ölürüz’ gibi afili aforizmalar savuruyor.
Film, tıpkı ilkinde olduğu gibi çok temel bir ahlaki zaaf
taşıyor bence. Şiddet çağının kendi şartlarında bakıldığında belki makul ve
vaka-yı adiyeden gelebilir ama günümüz filmlerinde şiddet ve öldürmenin bu
kadar yüceltilmesi hiç de ahlaki değil.
Filmin temel sorunlarından biri, kedisine kaynaklık eden
çizgi romanın etkisinde kalıp, sanatın hareketli yönünün etkisinin
önemsenmemesi. Sık sık ağır çekime düşen aksiyon sahnelerinde akla ziyan kesip
biçmeler, perdeyi mezbahaya çevirirken dibine kadar açılan ritimli müzik ve yakın
planlar ile vahşet adeta kutsallaştırılıyor. Ve bittabi Perslilerin yine son
derece karton şekilde ‘antogonist’ görünümü. O kadar ki, onlara dokunan, değen
batılılar da bir anda kötüleşiveriyor!
Bir başka perspektifle bakıldığında filmden günümüze dair
pek çok çıkarsama yapmak da mümkün. Zorba kralın ‘halk benle’ böbürlenmeleri,
kötü kadın komutanın ‘bin gemimiz, yüzbinlerce askerimiz var, sizi darmadağın
ederiz’ efelenmeleri ve nihayetinde düşman komutana ‘seni sayılarla yeneceğim’ tehditleri
günümüzde yaşananları hatırlatan şeyler.
Ne ki tüm bunlar Bir İmparatorluğun Yükselişi’ni ‘başarılı’
bir filmden, ‘iyi’ film seviyesine çıkarmaya yetmiyor.
3 Mart 2014 Pazartesi
Mandalinalar : İnce bir sızı
Bir film ki, olanca mütevazı yapısıyla bu kadar güçlü mesaj
verir mi? veriyor işte. Zaza Urushadze'nin muhteşem başyapıtı Mandalinalar (orijinal
ismiyle Mandariinid) neredeyse her toplumun kadim ve temel meselelerinden olan ‘ötekileştirme’yi o
kadar şahane anlatıyor ki, hayran olmamak elde değil. Urushadze, Estonya
sınırları içinde Çeçen-Gürcü çatışmasından bir insanlık destanı çıkarmayı
başarıyor. Finali belki biraz karamsar, umut vermiyor ama Mandalinalar, ‘iyi
film pahalı filmdir’ ezberini de bozuyor. Unutulmuş bir mezrada iki ev, birkaç adamla
(Ama ne adam, hepsi on numara oyunculuk sergiliyor) nasıl şahane bir destan
yazılır uygulamalı gösteriyor.
Mandalinalar’ın en önemli unsurlarından biri de müziği. Film
boyunca o kadar zarif, naif ve basit bir müzik eşlik ediyor ki, gönül telimiz
sürekli ‘tın’layıp duruyor. Filmin müziklerini yapan genç sayılabilecek bir
müzisyen Niaz Diasamidze (1973) doğumlu. Etnik enstrüman ve müzikleriyle
uluslararası bir üne sahip ama ülkemizde nedense pek bilinmiyor.
Buyrun önce filmin fragmanı, ardından müziği, ve nihayet Niaz Diasamidze’den
canıl performans.
24 Şubat 2014 Pazartesi
Çürüyen atlar
Kim bilir, belki de bu ihtiyaçtı! Pek çok yerli otorite
tarafından ‘auteur’ sayılan Reha Erdem sinemasını tam olarak kavrayabilmek için
kolaylaştırıcı bir çalışmaya ihtiyaç vardı ve Şarkı Söyleyen Kadınlar, tam da
bunun için çekildi. Bu zaviyeden baktığımızda film epey manidar ve kıymetli,
ancak kendi başına ele alındığında manzara o kadar iç açıcı değil. Zira Reha
Erdem sinemasının üç önemli filminin kolajı gibi duran “Şarkı Söyleyen Kadınlar
ya da Adem’in Yakarışı”, hem yeni bir şey söylemiyor, hem de çoklu ve iç içe
öykü anlatma derdiyle kendini iyiden iyiye dağıtıyor. Elbette her Reha Erdem filminde olduğu gibi
belli bir derinleşme ve ‘dert anlatma’ çabası olduğunu da hatırlatıp, hakkını
teslim etmek durumundayız.
Şarkı söyleyen Kadınlar’ı tam olarak değerlendirebilmek için
Reha Erdem’in önceden çektiği üç filmi tekrar hatırlamak lazım. Elbette
bunların ilki ‘A Ay’. Epey teknik problemlerle izleyicinin karşısına
çekildikten 6 yıl sonra çıkan ‘A Ay’, elbette bir ‘ilk film’ olarak epey
toleranslı değerlendirildi. Ancak, filmdeki entelektüel ışık gizlenir gibi
değildi. Reha Erdem, sinema serüveni hakkında epey ipucu veriyordu bu filmde.
Ve pek çok usta sinemacının ayak sesinin duyulması da belki normaldi A Ay’da.
Bu filmden yaklaşık 20 yıl sonra çektiği Kosmos da (Elbette
arada birkaç film çekti ve benim en beğendiğim Reha Erdem filmi de bu arada
çektiği Beş Vakit’tir) yönetmenin serencamı hakkında epey fikir vericidir.
Erdem nicedir kafa yorduğu sinemasında artık belirli bir dili oluşturma
sürecini tamamlamıştır Kosmos’ta. Müzik kullanımı, oyunculuk ve atmosfer.
Beğenmeyenler olsa da, artık bir tarz vardır usta sinemacının. Sıkıntı ise,
anlatmayı denediği meseleye tam hakim olamadığı izlenimi uyandırmasıdır.
Kosmos, sıra dışı bir konuyu usta işi yönetim, mekan tasarımı ve oyunculukla
içerik hakimiyeti sınırlı bir film olarak akıllarda kaldı.
Ve sondan bir önceki filmi; Jin. Teröre, kadına ve ekolojiye
epey zihinsel hazırlık yapılarak bakış atan Jin, Reha Erdem sinemasında bir
zirve olabilirdi. Burada da başrol oyuncusunun (belki de yönetmenin bilinçli
tercihi neticesinde) yetersizliği belirleyici oldu. Her şeye rağmen Jin, zor
algılanacak ve anlatılacak meseleyi büyük bir ustalıkla anlatan film oldu.
Son film Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın inşası sanırım bu üç
filmin ‘fusion’u (retorik demek haksızlık olacaktı) gibi duruyor. Mekan A
Ay’dan, çevre Jin’den, kahramanlar ise Kosmos’tan ödünç alınmış gibi.
Şimdi hikayeye geçebiliriz. İstanbul adalarının birinde
yaklaşan deprem dolayısıyla kaçış yaşanmakta, çaresizler ve adadan başka şeyi
olmayanlar için cazibesini yitirmiş, hayvanlar ve her biri teker teker tuhaf
insanlara kalmıştır Büyükada. Bu karakterlerin içinde en ilginci saf ve dindar
olan Esma’dır. Pelerini ve boynuna astığı feneri ile film boyunca hayatı
tevekkül ve teslimiyet içinde yaşamaktadır Esma. Hizmetçilik yaptığı evin
sahibi Mesut’un ise tek doktor dostu kalmıştır. Şehvet hastası oğlunun (Adem)
ruhani rahatsızlığına fiziksel olan da eklenince soluğu babasının yanında
alması, peşine karısının da düşmesiyle bu marazi karakterler dünyası
zenginleşir. Buna bir de Esma’nın beraber yaşadığı suskun seyis ve arazide
bulduğu taciz görmüş kız eklenince tablo daha da karmaşıklaşır. Manzara şu;
yaklaşan deprem, bozulan çevre dengesi ve çevre, bir ev dolusu kişilik sorunlu
insan…
Reha Erdem’in inançla
olan ilişkisine dair ön bilgileri Kosmos’ta öğrenmiştik. Klasik malumatın epey
dışında ve epey yüzeyde bir durumdu bu açıkçası. Yazık ki Erdem, bu durumun pek
değişmediğini Şarkı Söyleyen Kadınlar’da da gösteriyor. Filmde eklektik duran
dış ses ve buyurduğu yarı-kutsal izlenimi veren metinler de vaziyeti
değiştiremiyor maalesef. İnanç/kader ilişkisini basit bir peşisıralık
hikmetiyle izahla yetinmenin başka anlamı yok gibi. Öte yandan filmin barındırdığı mebzul
miktarda metafor salt Erdem sineması için bile yeni değil, en fazla ‘tekrar’,
diyebiliriz. Meselenin masal boyutu da öyle. Jin, tipik bir Kırmızı Başlıklı
Kız masalıyken, Şarkı Söyleyen Kadınlar, ‘pelerinli saf kız’ masalından başka
bir vadiye açılmıyor. O kadar sık tekrara gerek var mıydı bilmem ama habire
ölen atlar Erdem’in çevre ile olan ilişkisinin altını sıkıcı derecede çiziyor
zaten. Buna, kadrolu hayvanları kedi, köpek, geyik gibi türleri eklenince meselenin
ekolojik ve çevre boyutu da belirginleşiyor.
Oyuncu yönetimindeki ustalığını bilmesek, bazı karakterler
için ‘acemice’ nitelendirmesi yapabiliriz ama ben bu durumu ‘sureti bırak
manaya bak’ bağlamında değerlendirmeyi tercih ediyorum. Yoksa Şarkı Söyleyen
Kadınlar’da toplam bir buçuk oyunculuk var. Gerisi sanırım ihtiyaç fazlası
olarak değerlendirilip, önemsenmemiş. Yoksa gerçeklikten tamamen kopuk
tepkiler, diyaloglar ve şarkıların izahı pek kâbil değil. Erdem belki de en çok
bu filminde ‘Nasıl’dan ziyade ‘Ne’ye bakmamızı istiyor.
Belki metazorinin dibini yakmayı göze alırsak Şarkı Söyleyen
Kadınlar’ı post-modern tasavvufi yönü olan bir film olarak bile
değerlendirebiliriz ama dediğim gibi bu epey zorlama bir yorum olur. Ancak,
böylesi bir çabanın olmadığını da kimse iddia edemez sanırım.
Toparlıyorum; Şarkı Söyleyen Kadınlar, içi tıka basa dolu
bir bavul gibi adeta. Yönetmen o kadar çok şey sığdırmaya çalışmış ama bir
türlü de kapanmıyor. Film boyunca gelişip serpilen mevzular, finali bir türlü yaptırtmıyor
yönetmene. İzledikten sonra verdiği şişkinlik hissi de bu yüzden olsa gerek!
17 Şubat 2014 Pazartesi
Aşk: Sevmek Zamanı
Spike Jonze sinemanın en ilginç isimlerinden biri.
Yazdıkları ve çektikleriyle ‘aykırı’ olduğu su götürmez bir gerçek. Sinemanın
bu tuhaf adamı, Arkadaşım Canavar’dan beri ara verdiği uzun metraj kariyerine
yine sıra dışı bir film olan Her-Aşk ile dönüş yaparken şaşırtmaya devam
ediyor. Bu arada Jonze, bu filmden hemen sonra çektiği kısa film ile kendi
cephesinde değişen bir şey olmadığı mesajını vermeye de devam ediyor.
Aşk, hem kendisi hem de izleyici için epey kafa karıştırıcı
bir film. İnsanın yalnızlığına ve teknolojiyle olan ilişkisine dair sağlam
şeyler söylerken, muazzam bir muhafazakarlığı da içeriyor. İnsanoğlunun
özellikle bilişim alanında varacağı noktayı aşağılamadan eleştirirken, son
tahlil kısmını alabildiğince softlaştırarak yakaladığı zengin damarı çar-çur
ediyor, diyebiliriz.
Spike Jonze, önceki filmlerinden olan Tersyüz’de (2002) çok
daha esaslı şeyler söyleyebilmişti. Hikayeye göz atalım: Los Angeles’ta yakın
gelecekte geçen “Her-Aşk” başkaları için duygusal ve kişisel mektuplar yazarak
hayatını kazanan yazar Theodoren (Joaquin Phoenix), eşinden yeni ayrılmış
yalnız bir erkektir. Tasvir edilen gelecek, makinaların yavaş yavaş insana
eşdeğer bir yer edindiği zamanlardır. Kalbi kırık ve arayış içinde olan
Theodore, bir alışveriş esnasında yeni bir bilgisayar sistemini görür.
İnteraktif bir bilişim sistemidir bu. Kurulumunu yaparken bilgisayara ses
olarak, anlayışlı, hassas ve şaşırtıcı şekilde komik şaşaalı kadın sesi olan
“Samantha”yi (Scarlett Johansson) seçer. Yazarımız bilgisayar ile iletişimi artırdıkça,
makine ile arasında duygusal bir ilişki başlar. Ancak, tabii ve alışık
olunmayan bu durum başlarda kahramanımızın hoşuna gitse de, giderek yan
etkileri ortaya çıkmaya başlar.
5’i Oscar olmak üzere toplam 50’den fazla ödül adaylığı olan
ve ayrıca 42 ödülü şimdiden toplamış olan ‘Her-Aşk’ en büyük gücünü şüphesiz
yazarı ve yönetmeni olan Spike Jonze’den alıyor. Jonze, kurguladığı geleceği
alabildiğince basit ve abartısız tasvir ederken, insana dair büyük şeyler de
söylememeye özen gösteriyor.
Aşk, insan/makine yakınlaşmasında tarafların üstünlüklerini
ve zaaflarını alt metin olarak başarıyla geçerken, gayet samimi bir dil
kullanıyor. Gündelik ama etkileyici diyalog metinleri insanın yalnızlığına dair
aforizmalar içermiyor belki ama önemli ‘durum’lar üzerinde epey kafa
yorduruyor. Hisler, yalanlar, gerçekler, olunan ya da olunması istenen kişiler
hakkında esaslı çatışmalar var filmde.
Aşk, yapay zeka meselesinin gündelik kullanım alanına dair
açılımlarından birini örneklerken, teknolojinin iki yüzlülüğüne dair de epey
gönderme yapıyor. Bunun karşısında elbette insanı çok saf ve masum göstermiyor
şüphesiz.
Belki çoğu kişiye alakasız gelebilir ama bu film bana büyük
usta Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmini hatırlattı. Bir resme aşık olarak,
sevdiği kadını kusursuzlaştırıp yücelten melankolik adamın öyküsünü. Aşk’taki
kahramanımız bilgisayarın şuh sesine mi, yoksa darmadağın etmeye başladığı
hayatını toparlamasına tutuldu tam emin değiliz ama olmayan bir kadına önce
kişilik, sonra his yüklüyor ve bir süre sonra idolleştiriyor. Ve tabii
kaçınılmaz hayal kırıklığı!
Bedensiz bir kişilik, şüphesiz ilk başta fıtrî olana ters ve
tehlikeli. Aşk, her ne kadar uçuruma doğru evrilen gidişat hakkında çok
karamsar yerlere varmasa da, kıskanmak, ihanet gibi kavramları post-modern
dokunuşlarda bulunabiliyor. Ve bu dokunuşu naif bir müzik ve özenli anlatımıyla
izleyiciye aktarmayı başarıyor.
Kullandığı lensten dekora, görüntü ritminden iddiasız
gelecek tasvirine kadar pek çok konuda başarılı bir film Aşk. Şüphesiz, işin
kabuk kısmıyla ilgilenenler ‘nasıl oluyor da oluyor?’ diye matrak geçeceklerdir
ama bunlara takılmadan meselenin özüyle ilgileniyor film. Şahsi bir merakım
neredeyse her Hollywood bilim-kurgusunda olduğu gibi Aşk filminde de yine
depreşti. Nedense Amerikalılar gelecek tasvirinde olayın ‘Çinli etkisi’ni
abartıyla kullanıyorlar. Hani anlatılan yer Los Angeles olmasa, Pekin filan
diyeceğiz!
Dünya yaşlanıp, insanlık kemale erdikçe yalnızlaşıyoruz.
Dışa değil içe doğru bir yön bu. ‘Her’, modern insanın teknolojiye yapıştıkça
daha da yalnızlaşıp, kafanın karışacağını anlatan bir anti-ütopya filmi.
Meselenin özeti şu; devir hangi devir olursa olsun insan, insan olarak kalmaya
mahkumdur.
10 Şubat 2014 Pazartesi
Hadi uçurtma uçuralım
Sorunlu geçirdiği
çocukluğunda, babasıyla özel bir ilişki kuran yazarın, çok satan kitabının
filme alınış öyküsünü anlatın MR. Banks, yaşanmış olaylardan yola çıkılarak
çekilmiş. Film, özellikle oyunculuklarıyla dikkat çekiyor
Başka bir filmin hikayesini anlatan filmler özellikle bu
sanatla yakından ilgilenenler için caziptir. Bir eserin perdeye yansımasının
arka planı kimi zaman en az film kadar enteresan olabiliyor. Mr. Banks böyle
bir film. 1964 yapımı ‘Mary Poppins’ filminin (13 dalda Oscar’a aday gösterilip
bunun beşini alan filme ve Julie Andrews’a selam çakalım) yapım hikâyesini
anlatan ‘Saving Mr. Banks’, kaprisli bir yazarın çok satan kitabını filme almak
için yıllar boyu uğraşan bir sinemacının azimli öyküsünü ve kadının ‘vuruşarak’
teslim oluşunu anlatıyor. Hemen hikayeye bakalım: Ünlü sinemacı Walt Disney’in
kızları kendisine en sevdikleri kitap olan P. L. Travers’ın yazdığı “Mary
Poppins”in filmini çekmesi için yalvarmışlardır. Kurt yapımcı çocuklarına
verdiği sözü tutmanın 20 yıl süreceğini bilmeden işe başlar. İşin aslı,
yazarları sömürmede son derece kurt, telif hakları konusunda cimdi olan Disney
ilk kez sert bir kayaya çarpmıştır. P. L. Travers, uzun süre direnir ama
kitapları gözden düşünce girdiği ekonomik darboğaz onu Disney ile çözüm
arayışına doğru iter. İşte Mr. Banks, bu iki farklı karakterin bir film yapmak
için zorunlu bir araya gelişlerini anlatıyor. Kaprisler, zeka tuzakları, raydan
çıkma riski sürekli olan bir iş ilişkisi…
Yönetmenlik koltuğunda eli kalem tutan bir isim var: John
Lee Hancock… Uzun yıllardır sektörde olmasına rağmen, yazdıkları ve
çektikleriyle çok fazla bilinmiyor. Açıkçası onu ‘zayıf filmlerin yönetmeni’
olarak tanımlasak yeridir. Tom Hanks’in bu isme güvenmesinin elbette bir sebebi
olmalı. Zira filmin 35 milyon dolarlık bütçesi küçümsenecek boyutta değil. Hoş
Emma Thompson, Colin Farrell ve Tom Hanks ismi gişeye yeterli gelmiş gibi
görünüyor zira, şu ana kadar 75 milyon dolarlık gişe barajı aşılmış durumda.
Filme dönecek olursak, tahmin edileceği üzere, oyunculuk
üzerinden ilerlemeyi tercih eden Mr. Banks, tercihleriyle konuşulabilecek bir
film. Şüphesiz yapımcıların tercihlerini ele almak durumundayız. Bu nedenle
Hikayeyi çoklu paralel ‘flashback’ ile geliştirmek bir tercih, lakin yerinde mi
tartışılır. Başlarda geri dönüşler hikayeyi geliştirmek için işe yararken, film
ilerledikçe, sıkıntıya dönüşüyor. Belki bunun yerine önemli bir anda tek geri
dönüşle çözebilirmiş.
Keza benzer bir durum, ana kahramana izleyiciyi
yakınlaştırma tercihinde söz konusu. Mr. Banks, çok daha renkli ve cazip olan
(Ki yanılmıyorsam beyazperdede ilk kez canlandırılıyor) Walt Disney’e
yakınlaşmaktansa, yazar P. L. Travers’e yakınlaşmayı tercih ediyor.
Filmin geri dönüşlerle anlattığı hikaye de çok yalın ve
heyecansız. Ancak belirli bir derinliğe de sahip. Baba-kız ilişkisini ele
alırken takındığı tavır saygıyı hak ediyor. Başlangıç faslından sonra,
karakterlerin yeterince derinleştiğine inanılmadığından mıdır nedir, peç çok
olmasa da olacak diyalog ağırlıklı sahneler ile, özellikle iki ana kahramanın
karakterleri perçinlenmeye çalışılıyor. Bu durum şüphesiz bir tempo sorununu
ortaya çıkarıyor. Filmin temposu ortalara doğru iyece düşse de, sürpriz final
ile mesele bağlanırken yüreklere hitap ediyor ve sıkılganlığı bir çırpıda
unutturuyor.
Mr. Banks, bir yönüyle de (her ne kadar yönetmen bu açıların
farkedilmesi yönünde tercihlerde bulunmasa da) bir açı filmi. Eğer filmin
istediği şekilde yazara odaklanarak izlersek, yukarıda bahsini ettiğimiz film
var. Ama bir de meselenin Hollywood yönü var. Walt Disney odaklı bir gövde
gösterisi sunuyor Mr. Banks. Karşısına aldığı en sert mermeri bile zamanla
kulak memesi kıvamına getirip, istediğini alan bir film sektörünü soft
dokunuşlarla izliyoruz. Eh Disneyland gibi muazzam bir yapıyı kurmak kolay iş
değil elbette!
BAFTA, Golden Globes gibi prestijli platformlarda epeyce adaylığı bulunan filmin esas şaşırtıcı olan yönü ise Oscar seçici kuruluna kendisini pek beğendirememiş olması. Film sadece müzik dalında aday Oscar’a.
Soap Opera tadında bir film MR. Banks. Ama gün aşırı savaşın
katlettiği çocuk fotoğraflarının önümüze düştüğü şu günlerde çok cazip gelir
mi, emin değilim!
3 Şubat 2014 Pazartesi
Geçmiş: Vicdan Muhasebesi
Popüler sinemayı ne kadar reddedersek edelim, sanatın her alanında ihtiyaç duyulduğu gibi, sinemada da ‘bilinirlik’ meselesinin her daim reddedilmeyen bir unsur olduğu aşikar. Asgar Farhadi, geçmişinde Darbareye Elly-Elly Hakkında gibi sinema tarihinin en etkileyici duygusal gerilim filmlerinden biri olmasına rağmen, herkes onu Oscar ödüllü Jodaeiye Nader az Simin-Bir Ayrılık filmiyle tanıdı. Aldığı popüler ödüller yönetmenin sonraki işlerinin doğal bir ilgi odağı olmasını sağladı.
Farhadi, Bir Ayrılık’da son derece sıradan hayatlardan, arı
ve duru bir duygusal gerilim üretmeyi başarmıştı. Bir Ayrılık’ın etkisi
sadeliğindeydi. Gerek Elly Hakkında, gerekse Bir Ayrılık’ın şöyle enteresan bir
yönü vardı: Farhadi seçtiği hayatla yabancı olmadığı hayatları anlatımıyla
doğudan ziyade batıya yakın bir dille işliyordu. Bu nedenle özellikle sinemanın
çok iyi bilindiği yörelerde karşılık buldu bu filmler. Filmlerin içerdiği gizli
gerilim, batının pek alışkın olmadığı yahut farkına varmadığı bir yenilikti
açıkçası.
Yeni filmi Le Passé-Geçmiş ise hikayeyi batıya, Paris’e
taşıyan bir film. Ancak, tamamen kendi köklerinden kopuk ya da bir önceki filmi
Bir Ayrılık’tan tamamen bağımsız gibi de durmuyor. Hatta, Geçmiş’in pek çok
yönüyle Bir Ayrılık’ta bırakılan noktadan devam ettiğini bile söylemek mümkün.
Ne ki, bu durum yönetmenin kendini tekrar ettiği ya da yeni bir şey söylemediği
anlamına da gelmiyor. Geçmiş, daha olgunlaşan bir Farhadi sinemasının
özelliklerini taşıyor ve özellikle diyalog ve oyunculuk bağlamında çıtayı daha
yukarılara taşıyor.
Hikayesine göz atacak olursak; Fransız eşi Marie'den boşanma
işlemlerini tamamlamak üzere, dört yıllık bir ayrılığın ardından Tahran'dan
Paris'e gelen Ahmet, yaşadığı tüm kafa karışıklığına rağmen işini bitirip
ülkesine dönme niyetindedir. Ancak, eski karısının içinde bulunduğu zor durumu
farkedince yardım etmeye çabalıyor ve işler daha da karmaşıklaşıp, içinden
çıkılmaz bir durum halini alıyor. Ortaya çıkan gizlenmiş kabahatler ve
dayanılması zor vicdani durumlar tüm kahramanları taşıması zor bir gerilimin
kurbanına çevirirken, giderek yükselen duygusal gerilim Ahmet dahil herkesin
işini zorlaştırıyor ve gerçeğin göründüğünden çok daha farklı olduğunu
gösteriyor.
Geçmiş’i, Bir Ayrılık’tan ayıran en temel özellik şüphesiz
hikayenin geçtiği arka plan. Ve işin adli kısmı. Geçmiş, bu yönüyle daha çok
Elly Hakkında’ya yakın duruyor. Farhadi’nin etkileyici oyunculukların içine
başarıyla gömdüğü sıradan ama muazzam diyaloglar ile olay gelişiyor ve açıldıkça
merak uyandıran, her adımda vicdanı daha çok yaralayan yeni gerçekleri hiç
aceleci olmayan bir tarzda aktarıyor perdeye.
Tam bu noktada bir hususu vurgulamasak olmaz: Elbette ne
kadar bilinçli şekilde yapılmış emin olamıyoruz ama hikayenin doğudan gelen
kahramanı Ahmet’e biçilen kostüm çok iç açıcı değil. Uzak diyarlardan gelip,
kurulu düzeni konuşmalarıyla yerle bir eden bir kötülük imgesi olarak tebarüz
ediyor. Ahmet, elini attığı, bulaştığı her şeyi daha da kötüleştirerek kimseye
iyilik etmiyor, aksine bir durum söz konusu hatta. Ne ki, bu durumu basit ve
göze batan bir tarzda yapmıyor Farhadi. Ve dediğim gibi ne kadar bilinçli, emin
olamıyoruz. Bir diğer emin olamadığımız husus ise, hayatın rotasını günah ve
vebale kıran karakterlerin hemen hepsinin kadın olması. Film, bu dürbün ile
izlendiğinde çok ciddi sıkıntı ve suçlamalarla karşı karşıya kalabilir Asgar
Farhadi. Öte yandan anlaşmazlığı ‘kültürel çatışma’ basitliğine kaçmadan,
insana dair daha kadim çatışmalara dayandırması filmin en güçlü yönlerinden.
Bir gergef sanatçısı titizliğiyle işlenen hikayede, tek bir
boşluğa tahammülü yok yönetmenin. En etkileyici kısmı ise, film boyunca
sıradan, basit ve önemsiz gibi görünen ayrıntıların bir süre sonra ne kadar
önemli ve insan hayatına yön verici olduğunu göstermesi. Farhadi bu anlamda bir
diyalog ustası olduğunu artık pekiştiriyor. Ortaya çıkan her yeni kahraman, ana
hikayeyle ilgili bir yan hikayeyi oluşturuyor ve giderek iç içe geçen bu sarmal
yapı finalde her hikayenin ucu bulunup bir yere bağlanarak nihayetleniyor.
İnanın çok sık rastladığımız ve pek kolay olmayan bir şey bu.
Filmin her karakteri öylesine derinlikli, o kadar başarılı
ki, eminim rol alan oyuncular sıklıkla karşılarına gelmeyecek bu tiplemeleri
canlandırırken büyük haz almışlardır. Farhadi, karakterlerini oluştururken,
orta çerçevede olması gereken ‘kültürel kod’lara çok fazla müracaat etmeden,
evrensel olanları o kadar zengin ve derin ele alıp işliyor ki, her karakter bir
cevhere dönüyor adeta. Geçmiş’in her kahramanı bu yüzden başlı başına bir değer
ve en az bir filmlik malzeme barındırıyor.
Özellikle Marie karakterinin altını çizmek isterim. Şunca
zamandır bu sanat için kalem oynatırım, Marie karakteri kadar sağlam, komplike
ve köklü bir karaktere çok az rastladım. Elbette bu başarıda Arjantinli oyuncu Bérénice
Bejo’nun küçümsenemeyecek katkısı var, ancak öylesine başarılı bir karakter ki,
film boyunca ruh halinden diğerine geçişi, doğal ve rahatsız etmeden
yapabiliyor. Esasen hiç de masum olmayan bu karakter, izleyiciye muazzam bir
samimiyetle geçirilebildiği için bırakınız rahatsız etmeyi, aksine sempati
duyulmasını bile sağlıyor.
Filmin üzerinde biriken gündelik toz tabakasını
kaldırdığımızda karşımıza şaşırtıcı bir katmanlama da çıkıyor. Ahmet’in eski
karısı Marie’nin evinin durumu mesela. Kapıları gıcırdayan, darmadağın ve yeni
bir boyaya ihtiyacı var. Tıpkı kadının hayatı gibi. Keza, bavul ve çanta
meselesi. Ahmet’in eşyalarının uzak bir ambara atılması, valizsizliğin verdiği
mülksüzlük mesajı. Marie’nin evi sürekli derleyip toparlarken, aslında kaçıp
kurtulmak istediği geçmişi. Ki yönetmen, Marie’nin hayatını ve çevresini
açılımlarken o kadar sakin ve sabırlı bir dil kullanıyor ki, Ahmet’in ilk değil
en azından ikinci kocası olduğunu anlıyoruz. Yani, bütün meselelerin patlamış
bir poşetten dökülen çekirdek kümesi gibi dağılmasına neden olan Lucie. Üstelik
bunu büyük bir şaşırtmaca ile yapıyor yönetmen, izleyiciyi aile içi cinsel
baskı ve tacize doğru yönlendirmeye çalışır gibi yaptıktan sonra, bambaşka bir
sürpriz ile yüz yüze bırakıyor.
Filmin klasik anlatıda tercih edilen zamanlama kaidelerine
de pek riayet etmemesi anlaşılır bir durum. Zira ‘art-house’ filmlerde böylesi
bir şeyi beklemek mümkün değil. Ancak Farhadi, hikayelerin düğümlerini mümkün
mertebe bir zaman aralığına odaklamayı tercih ederken, bunu elinden geldiğince
geciktirmeye çalışması da yönetmenin önemli bir özelliği.
Son bir hususu vurgulayarak bağlayıcı paragrafa geçeyim; Le
Passe-Geçmiş, kaba bir özetle şöyle bir film: Bir adam var eşinden ayrılmış
ülkesine dönmüş, 4 yıl sonra boşanmak üzere Paris’e geliyor. Bir adam var, eşi
intihar etmiş, ölmemiş ama bitkisel hayatta. Yeni bir ilişkisi var. Bir kadın
var, bir adamla evlenmek istiyor ve eski kocasından ayrılmadan bunu yapamıyor.
Bir kız var, babası uzak, üvey babası daha uzak, annesi yeni bir adamla
evlenmek istiyor, kız bu evliliğe karşı. Sonra tüm bu kahramanların birbiriyle
ilgili olduğunu ve aslında içinde bulundukları durumun sebebinin de birbirileri
olduğunu öğreniyoruz. Öğrendiğimiz her ayrıntı bizi ana hikayeye geri getirip,
kahramanları yeni duruma göre tekrar odaklamamıza sebep oluyor ve yeni bir
sırra daha vakıf olup tekrar hikayeye dönüyoruz. Bu şekilde epey git-gel
yaşadıktan sonra bazı şeyler hoşumuza gitmese de kabul edip, ikna olarak
filmden çıkıyoruz.
Anlatım biraz sıradışı ve yavaş gelebilir ama kamerayı
acelesi olmadan ve bir şahit titizliğiyle odakladığı filminde seçtiği tüm
oyunculara tam olarak hükmedebiliyor Farhadi. Bu nedenle boş ve başarısız
oyuncu yok gibi. Her şey mütevazı ve basit olunca, aktarmak istediği gerilim
gittikçe yükselen bir dozda hissettiriyor kendini. Geçmiş, en az Bir Ayrılık
kadar ilgiyi hak ediyor. 30 Ocak 2014 Perşembe
Özgür adam ardına bakmaz!
Endüstriyel sinemanın mensuplarına sağladığı en önemli
avantajlardan biri, tutmuş formülleri kolayca kullanabilmeleridir. Belli bir
türe ait örnek için her daim el altında tutulan ve gişesi garanti olan
formüller vardır. Keza, popüler festival ve yarışmalar için de benzer
formülleri mevcuttur sanayileşmiş sinema sektörünün. Şüphesiz bu sektörün
başında Hollywood gelir. Gerek kurumsal bazda, gerekse bireysel tercihlerde
Hollywood mensupları sıklıkla bu formüllere müracaat eder ve kahir ekseriyetle
tuttururlar. Mesele rekabet ve konjonktürel zamanlama meselesidir. Eğer iyi
denk getirilmezse, sağlam bir batış da söz konusu olabilir zira.
İngiliz yönetmen Steve McQueen (hayır, tahmin ettiğiniz
meşhur ve merhum oyuncu değil) hiç de fena olmayan filmografisini (6 yıl önce
Açlık ile aklımızı çelmişti) bir kölelik filmi ile taçlandırmayı planlayınca
bahsini ettiğimiz hazır formüle müracaat etmeyi doğru bulmuş. Kendisi de siyahi
bir sanatçı olan McQueen, ilk iş bu mevzuda çok satan popüler bir kitaba
müracaat etmiş. Yaklaşık 160 yıl önce bizzat Solomon Northup tarafından kaleme
alındıktan sonra klasikleşen 12 Yıllık Esaret – 12 Years a Slave hem
konjonktürel hem de sinematografik açıdan kötü bir tercih değil aslında. Ancak…
Detaylandırmadan hikayesine bir göz atalım.
19. Yüzyılın başları Amerika… İç Savaş patlamak üzeredir. Kendi çapında küçük bir burjuva dünyası kuran siyah renkli çiftçi Solomon Northup, katakulliye getirilince kendini bir anda köle pazarında bulur. Özgürlüğün tadını bilmeyeni köle yapmak kolaydır derler, katlanılmaz olan özgür insanın köleleştirilmesidir. Northup da bu yeni durumu asla içine sindiremez ve 12 yıl boyunca her türlü eza ve cefanın yanı sıra köleleşmenin ruhunda açtığı yaralarla boğuşur. Sahibi olan beyaz, sadece bedenine değil ruhuna da eziyet edebilecek kadar fena biridir. Vakta ki, karşısına iyi yürekli kölelik karşıtı bir Kanadalı çıkar: Samuel Bass. Büyük uğraşlar sonucu tekrar özgür kalabilmeyi düşünen Northup yaşadığı 12 yıllık deneyimin ruhunda açtığı yaraları hesaplamamıştır.
Geçtiğimiz yıl Lincoln ve Django ile benzer meselelere çok
farklı perspektiften bakmayı deneyen ve tür olarak de epey farklı olan iki
filmin hemen ardından 12 Yıllık Esaret’i izlemek hem iyi, hem de kötü oldu. İyi
oldu; zira bu tür dönem filmlerinin oluşturduğu tarih atmosferi bir şekilde
devam ediyor ve olay/kahraman tasviri ekstradan bir inandırıcılık kazanıyor.
Kötü oldu, çünkü yönetmenin ödül ve gişe için kullandığı formül neredeyse
filmin her karesinden dışarı taşıyor.
Özellikle Tarantino’nun kölelik meselesine acımasızca
katkıda bulunduğu sertlik üzerine çıkabilmek adına epey çaba harcayan yönetmen
McQueen, bunu Tarantino alaycılık/kara mizahıyla vermediği için seyri hayli zor
bir film çıkıyor ortaya. Belki de Lincoln ve Django’dan bu şekilde ayrışmak istiyor
12 Yıllık Esaret. Ne politik bir duruş ne de yer yer spagetti western tadı
barındırıyor film. Özellikle Michael Fassbender’in canlandırdığı sadist sahip
Edwin, psiko-analitik olarak izaha muhtaç bir karakter olarak filmde gezinip
duruyor. Filmin batı dünyasında sarsıcı etkiye sahip olacağını tahmin etmek güç
değil, ancak Suriye’den gün aşırı gelen vahşet görüntülerine aşina bir dünya
için aynı şey söz konusu olabilir mi emin değilim.
Yönetmen, kahramanın çektiği acı ve ızdırabı izleyiciye
geçirmek için tüm yeteneğini ve imkanlarını sonuna kadar zorlarken,
filmografisinin önceki örneklerinde kullandığı dile nispeten sadık kalmayı
başarması, filmin güçlü yanlarından. Ancak tam bu esnada, formüle sadık kalma
adına dümen kırıyor film ve işin içine naiflik ve sevda meselesi giriyor.
Tökezleme tam da burada başlıyor. 12 Yıllık Esaret, izleyiciyi etkilediği yerde
bundan vazgeçip bir dolu ‘kıtır’ ile gişe ve ödül alma tuzağı kuruyor
seyirciye.
Ve dozunda da bırakmıyor açıkçası… Neredeyse melodram
sınırlarına kadar varıp, gözyaşından medet ummayı deniyor. Senaryonun mantık
kevgirine döndüğü bu anlarda, soru sormaktan ziyade izleyip etkilenmemizi
istiyor yönetmen. İhtimal ki, bol ışıklı salonlarda sarılacağı ödül
heykelciklerini düşlüyor bu sahnelerde.
El hasıl; özellikle şiddet ve işkence sahnelerinde
inandırıcılık dozu yüksek, seyri ve hazmı zor etkileyici bir film olmakla
beraber, ticari sinemanın seyircinin algısına oynadığı bir film olarak
perdedeki yerini alıyor 12 Yıllık Esaret…
22 Ocak 2014 Çarşamba
Sinemada bir yıl böyle geçti
Toplam 325 filmin vizyona girdiği bir yılı geride bıraktık.
Türk izleyicisi bu filmler için gişelere yaklaşık 497 milyon TL ödedi. Yıllık
izleyici sayısı geçen yıla nazaran bir miktar yükseliş gösterse de 50 milyon
barajını aşamadı. 2012 yılında 60 film vizyona girmişti. Geçtiğimiz yıl bu
rakam 87’ye ulaştı. Artış oranı hiç de küçümsenecek gibi değil. Benzeri bir
yükselişi gişe rakamlarında görüyoruz. Seyirciler 2012’de Türk filmlerine
toplam (yaklaşık) 185 milyon TL öderken, geçen yıl 260 milyon lira ödediler.
Doğal olarak seyirci sayısı da arttı. 28 milyon seyirci Türk filmlerini tercih
ederken, bir önceki yılın rakamı 21 milyon kişiydi.
Türk sineması her ne kadar devlet destekli olsa da, geçmiş
yıllara nispeten giderek endüstrileşme yönelimi gösteriyor. Son birkaç yılda
sektöre ‘ilk film’ ile girenlerin sayısı umut verici. Ancak bu filmlerin gişe
ve sanat anlamında aynı umudu verdiğini söylemek oldukça zor. Pek çok yönetmen
ilk filmiyle ciddi hayal kırıklığı yaşarken, gösterim şansı bulamayanların
sayısı da az değil.
Bu durum, Türk sineması için en önemli sorunlardan birinin
dağıtım ve vizyon olduğunu da gösteriyor. Pek çok yerli yapıma, dağıtım
firmaları tarafından şans verilmediği gibi, vizyon şansı bulanlar da lokasyon
tercihleriyle ademe mahkum ediliyor. Minik de olsa yeni dağıtım kanalları
çabalarını görmek 2013 için en güzel gelişmelerden biriydi. Yurt içi ve dışı
pek çok festivalde övgü ve ödül alan filmler cılız da olsa bu kanallar ile
seyirciyle buluşma imkanına sahip oldu. Ancak yeterli olmadığı da aşikar.
Bakanlığın maddi yardımı konusunda kimsenin şikayetçi olduğunu sanmıyorum ama
dağıtım meselesinde inisiyatif alması, filmlere bütçe ayrılmasından daha önemli
gibi geliyor bana.
Gişede başarısızlara bakalım. Geçtiğimiz 52 hafta içinde
120’ye yakın film bin kişilik izleyici rakamına ulaşamadı. Bunların bazıları
2012’den sarkan filmler olmasına rağmen aralarında meşhur Kim Ki-Duk’un
Mebius’unun (713 kişi) da olduğu bazı filmlerin toplam seyirci rakamı bini
bulmadı.
Geçtiğimiz yılın sevindirici rakamlarından biri de, ilk
10’daki 9 filmin yerli olması. 20 milyon kişiye yakın seyirci de 9 Türk filmine
gitmiş. Her şey değişse de Türk insanının duygusal profili değişmiyor sanırım.
Gişe yapan filmlere bakıldığında güldüren yahut ağlatan filmlerin revaçta
olduğunu görmek mümkün. Geçtiğimiz yıl en çok izlenen 10 filmin 6 tanesi
komedi, kalanlar ise izleyiciyi ağlatan filmler.
2013’ün lider filmi, yılın son ayında vizyona girerek büyük
sürpriz yapan Düğün Dernek oldu. (+7) etiketiyle afişe çıkan film, içerdiği
abartılı argo ve küfürle aileleri hayal kırıklığına uğratsa da siz bu satırları
okurken muhtemelen 4 milyon seyirci barajını aşarak 40 milyon TL hasılata
ulaşmış olacak. Film Cem Yılmaz’ın
gösterisini de geçmiş oldu.
Rakamların söyledikleri böyle. Biraz da içerikten bahsedecek
olursak. Geçtiğimiz yılın en çarpıcı filmlerinden biri Ang Lee imzalı Pi’nin
Yaşamı’ydı. Kullandığı dil ve görsellikle izleyiciyi şaşırtan film her ne kadar
Oscar’dan çok fazla yüz görmese de, pek çok festivalde hak ettiğini aldı. Alfonso
Cuaron’un sıradışı filmi Gravity-Yerçekimi de 2013’ün en iyilerindendi.
Tarantino’nun Zincirsiz’i, tıfıl yönetmen Benh Zeitlin’in Oscar jürisinin
kafasını karıştıran filmi Düşler Diyarı, bugüne kadar izlediğim en sarsıcı
docu-dramalardan belki birincisi olan Hayat Avcısı da yılın etkileyici
filmlerindendi. Listeye Boşnak yönetmen Aida Begic’in naif ve sarsıcı filmi
Çocuklar’ı da eklemek şart. Son hafta bu listeye, Begic’in hocası Danis
Tanovic’in Bir Hurdacının hayatı da girdi. Bu seneki Oscarı (yabancı) bu film
alırsa kimse şaşırmasın.
Yılmaz Erdoğan’ın Oscar’a yolladığımız filmi Kelebeğin
rüyası pek çok açıdan geçtiğimiz yılın en iyi yerli yapımıydı. Harcanan emek ve
yönetimde şair yönetmenin ustalaştığının ipuçlarını gördük. Bir başka ustalaşmış
yönetmen filmi ise Mahmut Fazıl Coşkun’un Yozgat Blues’uydu. Her ne kadar
karakter sıkıntıları taşısa da, film özellikle anlatım açısından yılın en iyi
yerlisiydi. Bu listeye bahtsız film Zerre ve Baraka’nın yönetmeni Ron Fricke’in son
şaheseri Samsara’yı da ekleyerek 2013 defterini kapatmış olalım.
30 Aralık 2013 Pazartesi
Samuray ayakta ölür!
Onur, Japon kültürünün en bariz unsurudur. Şeref ve
haysiyeti yaşayan bir topluluğun elbette ki tüm anlatılarının temel argümanı bu
kavramlar olacaktır. Mevzu bahis şeref olduğu zaman, ölüm bile basitleşir Japon
kültüründe. Sıklıkla Harakiri ile karıştırılan Sappuki bu nedenle geleneksel
Japon kültüründe çok önemli bir eylemdir. Ve tabii bu bahis açıldığında
aklımıza ilk olarak Japonların unutulmaz yazarı Yukio Mishima gelir. Mishima,
yaklaşık 50 yıl önce Japon toplumunun yozlaşmaya başladığını söyledi, bu
anlatan kitaplar yazdı. Yetmedi bizzat harekete geçti. Felsefesini çok daha
eski geleneksel samuray kültüründen aldığı bu yol onu intihara kadar götürdü.
Samurayın el kitabı mahiyetindeki Hagakure adlı eserinde
Josho Yamamato, “Zaferin nasıl kazanılacağı anlatılarak öğrenilmez.” der. Belki
de bu nedenle Japon sanatı kendi efsanelerine mesafeli duruyor. Özgün
sinemasını Güney Kore’ye kaptırdığından beridir eli yüzü düzgün pek film
çıkmadı Japon sinemasından. Hollywood boş durmadı ve en meşhur tarihsel
vakıasını alıp önümüze servis yaptı: 47 Ronin…
Yaklaşık 300 yıl öncesinde yaşamış olan Oishi Kuranosuke ve
onun roninleri bir efsane olmuştur. Japon medyasının bitmek tükenmek bilmeyen
bir malzemesidir 47 Ronin hikayesi. Filmlere konu oldu, haklarında kitaplar
yazıldı, oyunlar sahnelendi. Günümüz Japonya’sında idealize edilmiş Samuraya özlemin diğer adıdır
47 Ronin. Mezarları ziyaret edilir, hala ağıtlar yakılır, tütsülerin dumanı
tüter.
Film tipik Amerikan mantığıyla meseleyi ele alıp şöyle
hikaye etmiş: Tehlikeli bir savaş lordu ustalarını öldürüp kendilerini sürgün
edince, artık liderleri olmayan 47 samuray intikamlarını almak ve kaybettikleri
onurlarını yeniden kurtarmak için yemin ederler. Evlerinden sürgün edilmiş ve
ülkenin dört bir yanına dağılmış Roninler, düşsel ve mitik güçlerle şekil
değiştirebilen büyücülerle savaşırlar. Bu mücadeledeki en büyük güçleri ve
gizli liderleri, çocukken tekinsiz bir ormanda bulunup, savaşçı olarak
yetiştirilen bir melez olan Kai’dir. (Keanu Reeves)
Hollywood’u anlamak gerçekten zor. Parasını sokağa atmaktan
hazzetmeyen bu endüstri, 220 milyon dolardan daha fazla bütçesi olan bir filmi,
üstelik epey zamandır ortalıkta görünmeyen Keanu Reeves karizmasını da
ekleyerek bugüne kadar üç kısa filmden başka bir şey yapmayan Carl Rinsch’e
teslim etmiş. Senaryodaki profesyonel seyreltilmeyi ve klişe unsurların
eklenmesini riski minimize etme mantığına bağlamak lazım. Bu durum bize 47
Ronin filminin senaryosu hakkında fikir veriyor zaten.
Japonların uluslararası bir değer ve ilgi odağı olan
‘samuray’ meselesini alıp Amerikan film soslarına bulayarak, epik sinemanın ana
hattından asla ayrılmadan yol alması, aslında Son Samuray ile elde edilen 500
milyon dolarlık denenmiş bir gişenin açtığı iştahtan başka bir şey değil.
Risksiz ama algı ve estetiği düşük senaryoyu acemi bir
yönetmene emanet edince, filmdeki teknik kusurlar da, masada çözümlenmeye
çalışılmış. 47 Ronin karanlık film. Muhteva olarak değil teknik olarak
karanlık… Bu koyuluğu üç boyut teknolojisi bile mazur gösterecek düzeyde değil.
Oyuncu yönetimine pek ihtiyaç duyulmayan filmde, Reeves gibi
ustalara, Japon deneyimli oyuncular eşlik etiğinden bu alan pek sorunlu değil.
Temel sıkıntı ise, epik sinema için şahane bir kumaş olan hikâyenin çarçur
edilmiş olması. Bakmayın 13 yaş sınırlandırmasına, büyücü, falcı unsurları
olmasa dört dörtlük bir çocuk filmi 47 Ronin. Film diliyle, anlatımı ve
estetiğiyle…
Hollywood’dan sakınmak lazım. En naif, yüzyıllar boyu
süregelen anlatıyı alır, kendi damak zevkine göre darmadağın eder ve tuhaf
soslar ile sofraya getirir. En basit ifadeyle yozlaştırır, bayağılaştırır ve
tüm derinliklerini yok eder. 47 Ronin’in başına gelen de maalesef bu.
Filmin en beğendiğim yönü ise, o kadar insanın ölmesine
rağmen neredeyse tek damla kan göstermemesi. Bu başarı genç yönetmenin
‘olmuş’lar hanesinin başına yazılmalı.
Şöyle der bir Japon atasözü: Ayakta ölmek, dizüstü
yaşamaktan iyidir!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






.jpg)































.jpg)