“Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız”, diyordu Gönül
Yarası’nda Şener Şen. Televizyon kökenli Batur Emin Akyel’in ilk filmi Meddah,
hayalleri uğruna hayatını harcayan bir tutunamayanın son demlerini perdeye
yansıtıyor. Her şeyden önce samimi sinema diliyle dikkat çeken film, vizyon
öncesi yaşadığı talihsizliklerine rağmen sonunda gösterime girme şansı buldu. Film
kendi felsefesini de usulca fısıldıyor üstelik: “Herkes bir hayat seçer ve
bedelini öder.” Bu yönüyle bir bedel filmi. Öyledir hayat, vakt-i zamanı
geldiğinde tercihlerimizle paralel olarak bize bir final sunar. Sadece
seçtiklerimiz değil, vazgeçişlerimiz de önümüze uzatılan fatura kalemlerinin
içinde yer alır. Meddah böylesi bir muhasebenin sakin ve duru hikayesi aslında:
Aziz, vaktiyle şöhrete doymuş eski bir tiyatrocudur ama
hayat ona istediği finali sunmamıştır. Ömrünün son demlerinde köhne otel
odaları ve pişmanlıklarıyla baş başa kalmıştır. Karın tokluğuna, bir iki
yakının desteğiyle artık demode olmuş sanatını icra etmeye çabalarken içini
kemiren bir pişmanlığıyla da yüzleşmeye karar verir.
Yorgun bedeni ve ruhu, vefalı dostlarının koltuk değneği
misali desteğiyle ancak ayakta durabilmektedir. Yaşadığı vicdan azabından
dolayı yollara revan olur. Çıktıkları turne, bir tür pişmanlık ve af dileyiş
seyahatidir ama bunu Aziz dışında kimse bilmez.
Meddah’ın senaryosu da Akyel’e ait. Yaşlı bir sanatçının
çıktığı yürek dağlayan seyahati anlatırken, vaktiyle yaşanan bencilliklerin
faturasını henüz dünyadayken vermek üzerine kurulu bir vicdan filmi aslında. Varı
yoğu tüketmiş bir insanın hayatın son virajında yaşadığı bir tür ruhi arınma
mücadelesi. Filmin temel sıkıntılarından birisi, sebepleri son derece ketum bir
şekilde gizlemesi. Ne vicdanı yaralayan nedeni, ne de öfkenin sebebini uzun
süre bilmeden peşine düşüyoruz kahramanın. Belki de bunun en önemli sebebi, Meddahlığın
bizatihi kendisi. Yönetmen keşfettiği bu bakir damarı hemen harcamayıp, ana
öyküden ziyade buralarda –tabiri caizse- top gezdiriyor.
Aslında hikaye ziyadesiyle ‘ağlak’ bir melodram yapısına
müsaitken yönetmen Akyel’in bundan kaçınmak için hassaten çaba harcadığını da
göz ardı etmemeliyiz. Öte yandan ‘arthouse’ yapısına da çok sadık kalmadan,
klasik tarzın sınırlarını çok fazla ihlal etmeden yürüyen bir film Meddah. Bu
yönüyle iki arada bir derede gezinirken kahramana ve hislerine odaklanmayı denemesi
takdire şayan.
Gücünün büyük bölümünü kahramanından ve oyun gücünden alan
film, bir “ilk” olarak pozitif ayrımcılığı hak ediyor. Meddah insana ve
insanlığa dair kadim meselelerin etrafında çok fazla derinleşmeden gezinen bir
film.
Televizyon kökenli pek çok sinemacıda bulunan temel
refleksler maalesef Batur Emin Akyel’de de mevcut. TV ile sinema farkının
çerçeveyle sınırlı kalması, sinema dilinin sadece ‘resim’ yapmak olmadığını
karakter derinleşmelerinden yan hikayelerin omurga öyküye katkısına kadar pek
çok kalemde sorunlu gibi görünen Meddah, naif diliyle bu zaafları bir nebze
baskılıyor. Filmin (her ne kadar Amelie’yi hatırlatsa da) müziğiyle yer yer
zirve yapan etkileyici görselliği, Meddah’ı en azından incelikli filmler rafına
koymamıza yetiyor. Öte yandan hiç de fena olmayan oyunculukları kesinlikle göz
ardı etmemek lazım. Başroldeki usta Münir Canar rolünün hakkını ziyadesiyle
veriyor. Temiz bir görselliği, ruha hitap eden müziğiyle Meddah tüm
handikaplarına rağmen vizyondaki sair yerli filmlerden öne çıkmayı başaran bir
yapım.
Başardığı ve başaramadığı tüm unsurlarına rağmen sıcak ve
samimim bir film.
Şairin dediği gibi: “Geçti istemem gelmeni/ Yokluğunda
buldum seni/ Bırak vehmimde gölgeni/ Gelme artık neye yarar!”













.jpg)






















