Merhum Mehmet Akif, sadece Sebilü’r-Reşad, Sırat-ı Müstakim
gibi mecmualarda makaleleri, şiirleri, çevirileri yayımlanan bir şair ve yazar
değildi. Aynı zamanda Milli Mücadele yıllarında çok ciddi bir aksiyon insanı,
bir vaiz, asker, eğitimci, veteriner, hatip ve milletvekiliydi. Ancak iştigal
ettiği şey ne olursa olsun Mehmet Akif’i ifade edebilecek ortak kelime şuydu:
Belagat! Bir yönüyle çile dolu, çoğu zaman ıstırap ve sıkıntılarla bezeli
hayatına baktığımızda, onu kâh cami kürsüsünde vaaz verirken, kâh bir dergide
çeviri, makaleler yazarken, kâh elinde divit şiir yazarken, kâh cephede
çarpışan askeri motive etmek için coşkun konuşmalar yaparken gördüğümüzde
kullandığı kelimelerin, alt alta dizdiği mısraların muazzam bir belagatle
etkileyiciliği had safhaya tırmandırdığını görürüz.
Çağlara meydan okuyan eseri Safahat ise şairin bambaşka bir
yönünü; tasvir ve görsel betimleme gücünü de çarpıcı şekilde ortaya koyar.
Akif’in sinemayla ilişkisi hakkında net bir bilgi yok elimizde ancak
metinlerinde kullandığı tasvirler, mekânlar ve karakterler, Allah vergisi bir
yeteneğin apaçık delili olarak bugün elimizde bulunuyor. Bu yazı, merhum Milli
Şair’in şiirlerine bir sinema metni olarak bakmayı deneyecek ve ancak aylık bir
dergi nispetinde yüzeysel de olsa Akif’in sinematografik okumasına çaba
harcayacak.
Mehmet Âkif’in şiirlerinin toplandığı Safahat, elbette pek
çok araştırma ve analize kaynaklık etmiş, bu çalışmalarda edebî, siyasî,
sosyal, ekonomik ve kültürel pek çok değerli içerik üretilmiştir. Safahat
önemli bir nazım formunda, önemli bir toplum ve dönem okumasıdır. Klişe tabirle
bir toplumun sahici aynasıdır bu ölümsüz eser. Sadece bir şiir kitabı değildir
şüphesiz; Akif’in hissiyat ve fikirlerini, inanç ve yaşayışını dercettiği mühim
bir metindir. Bu metinler kimi zaman bizatihi gerçek, kimi zaman da hayalîdir.
Ancak aslolan eserin tamamına sinen hakikat elbette! Mithat Cemal, onun sanatını anlatırken
‘Şiirin Mimar Sinan’ı’ der. Şüphesiz bu tabir bir estetik kadar bir inşayı da
kast etmektedir.
Kelimelerin rengi
Sanat, tabiatı gereği koyuluğu sever. Bir eser kapalı olduğu
nispette cazibelidir. ‘Müphem’ diye tabir eder eskiler. Belirsizlik, sanatçının
yeteneği oranında esere siner ve saçmalıktan mucizeye uzanan geniş bir skalada
kendi dalında ürünler verir. Aslında bu durum sanatçının kabiliyeti kadar
muhatabın bakışıyla da ilgili bir durumdur. Ne ki Akif’te böylesi bir
esrarengizlik minimum düzeydedir. Akif, şiirlerine karanlığın gizlenmesine asla
izin vermez. Kuntay, bu durumu ‘şahsî ihtizaz’a bağlar. Şiire getirdiği râşe
(titreme) Safahat’ın ilk şiirinde başlar. Hasta, Küfe, Mahalle Kahvesi,
Meyhane…
Şüphesiz her sanatçı gibi Akif de kendinden önceki başka
sanatçıların tesirinde kalmıştır. Ziya Paşa, Abdülhak Hamit gibi ustaların
tesirinden bahsetmek mümkündür. Ancak bu etki asla derinliklerine tesir etmez
ve Akif’in metinleri derinleştikçe özgünleşir. Bir çeşit yabancı etkilerin
anımsatma safralarından kurtularak nev’i şahsına münhasır belagat tablolarına
dönüşür Safahat. Özetle kendi olmayı başarabilen nadir değerlerden biridir
Mehmet Akif. Belki de bu sürecin uzun sürmesinden dolayı biraz geç meşhur olur
merhum şair. Zira o, beklemeyi de bilendir. Otuz yıllık bir kendini ve sanatını
arayıştan sonra coşkun bir akarsu gibi çağlar Akif’in sanatı. Tasvirleri net,
karakterleri bildik, mekânları tanıdık, anlamlar ise uzak değildir okura.
Şiirinde loşluk yoktur şairin. Kalp etrafında dönen bir fasih sanattır onunki.
Ünlü Fransız yazar Anatole France, sanatta asıl tehlikenin
bir ifade yeniliği, yahut özel bir zevk tadıyla verilen geçici çekicilik
olduğunu söyler. Akif’te bu tehlikenin ‘sade’likle aşıldığını rahatlıkla görmek
mümkündür. Lakin bu yalınlığı basitlik ile karıştırmamak gerekir. Doğal ve
gündelik olanla laubali olanı karıştırmaz asla Akif.
Meyhane’den:
“-Moruk, kaçıncı kadeh şimdicek sızarsın ha!
-Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a!”
Mekân tasvirleri ve hareketler
Doğallık demişken meseleye girmiş de olduk esasen. Akif’in
sanatındaki tabiilik, kimi yorumcuların haksız yere ‘suistimal’ suçlamalarına
muhatap kalacak kadar net ve yoğundur. Aslında bu gereksiz zannın sebebi,
muhatapların sinemayı bilmemeleridir. İşte yazımızın konusu bu açıdan da önemli
hale gelmektedir. Zira Akif’in betimlemelerindeki bu ayrıntılar ‘senaryonun sol
tarafı’ dediğimiz betimleme kısmı için birer hazine durumundadır. Seyfi Baba’ya
bakalım hemen:
“Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem… İyi amma kapı zâten aralık…
Gâlibâ bir çıkan olmuş… Neme lâzım, artık
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri!”
‘Lastiğini çıkarmak’ pek çok şiir tahlilcisine göre
zamanında ‘gereksiz’ olarak görülmüş ancak sinematografik bakış açısıyla okunduğunda
hikâyeye nasıl bir değer kattığı apaçık ortada. Sadece Seyfi Baba değil
şüphesiz. Hasta’ya bakalım hemen:
“Çağırın hastayı gelsin.
Kapının
perdesini,
Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk…”
Seyfi Baba’daki ‘lastik çıkarmak’ eylemiyle, Hasta’daki ‘fes
düzeltmek’ eyleminin bize söylediği net bir şey var: Akif şiirlerindeki bu
eylemleri nazmın okur algısındaki kurgusuna olan görsel desteğini bilinçlice
beslemesi!
Mekân ayrıntısı, karakterin özellikleri ve yapılan
hareketler. Başka hangi metinde ekonomik olarak bu kadar ayrıntılı ifade
edilebilir bilemiyorum açıkçası. Sadeliğin bu kelimelerde bir başka tehlikeyi
de bertaraf ettiğini dikkatinize sunmak isterim. Böylesi bir trajik durumda
başka bir şair duyguları kötüye kullanıp, okurun hislerini suistimal
edebilecekken Akif bunu yapmaz, olanı tüm gerçekliğiyle dozunda kelimelerle
aktarır sadece.
Keza yine ‘sol taraf’ ancak bu kez karakterin ruhî ve
bedensel portresini anlatan muazzam kelimeler. Yine Hasta’dan:
“Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî:
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri;
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cebheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış!
Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bîtâb!
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.”
Safahat’taki yerellik
Satırların arasında daha derinlemesine gezinmeden, belki bir
başka hususu da açıklığa kavuşturarak ilerlemek sağlıklı olacaktır. Mehmet
Akif, entelektüel yönüyle oldukça yüksek bir kişiydi. Onun eserlerine bakarak
kimliği ve kişiliği hakkında edineceğimiz karakter yanıltıcı olabilir. Başka
kültürleri, dilleri, medeniyetleri bilmemesinden değildi bunlara girmemesi.
Aksine bilinçli bir yerlilik vardır Akif’in eserlerinde.
Safahat’ı okurken karşılaştığımız dünya bugün için bize
şaşırtıcı gelmeyebilir. Ancak dönemin toplumsal ruh halini, özellikle
münevverlerin durumunu yakından incelediğimizde net olarak görürüz ki, dönemin
entelektüellerinde bir kimlik utancı ve yerellik korkusu vardır. Bırakanız
göğsünü kabartarak Türk olduğunu ifade etmek, eserlerde ezik ve sinik bir
asrilik ile yerelliğe aforizmaya varan bir karşı duruş görmek mümkündür.
Ve tabiatıyla Mehmet Akif’te böyle bir durum söz konusu
değildir şüphesiz. Bu yönüyle çağdaşlarından ayrılır Akif Ersoy. Onda Batı
hayranlığı, asrilik, kendi kültürel değerlerinden utanma, reddediş yoktur.
Aksine bu değerlere sımsıkı bir bağlılık hatta haykırış vardır. Üstelik göğsünü
gere gere! Belki de bu nedenle dönemin çevreleri onu başlarda gizlice,
Cumhuriyet döneminde ise alenen ‘gericilikle’ suçlamaktan geri durmamışlardır.
Oysa bugüne kalan eserlere baktığımızda kalıcı olan Akif’tir, Safahat’tır.
Bu muhafazakârlık onun dili kadar karakterlerine ve
mekânlarına da yansır. Kullandığı kelimeler özenle seçilmiş ve ‘uydurukça’dan
hassasiyetle kaçınılmıştır. Mahallî olan Akif’in ‘mahalle’lerinde ete kemiğe
bürünür ve kendi öyküsü olarak satırlarından akar gider. Bu konuda bir hayli
tutucu olan Akif, zannedileceğinin aksine olayları anlatırken alabildiğince
özgürdür. Bir meyhane tasvirinden asla kaçınmaz mesela. Zira bu mekân da
yerelliğin bir parçasıdır.
Bir toplumun yıllar süren dış ve iç zorlamalar neticesinde
yaşadığı transformasyon dönemine denk gelir Akif’in eser verdiği dönem. Gönüllü
ya da zorunlu bir değişim yaşamaktadır Türk milleti. Akif, şüphesiz kendi inanç
ve düşüncesine göre bu değişime kısmen iştirak eder, kısmen karşısında durur.
Bu tercihleri eserlerinde net olarak görmek mümkündür. Ancak ister desteklesin,
ister karşı dursun, ayaklarını bastığı yer hep ‘millî’dir Akif’in.
Dile kolay, 6 binden fazla satır vardır Safahat’ta ve bu
özenli duruş her mısraına sirayet etmiştir büyük şairin. Şüphesiz beslendiği
kaynakların en büyüğü ve mühimi kutsal kitaptır. Akif kimi şiirlerine ve
şiirlerinde anlattığı öykülerine Kur’an-ı Kerim ile epigraf yazar. Ve hadis-i
şerif kullanmaktan da çekinmez şiirinde.
İlk bölümü toparlayacak olursak, Akif’in şiirini besleyen
kaynaklar her ne can çekişen bir toplumun perişan tabloları olsa da, kanlı
canlı, yaşayan ama yerel olan kendi toplumudur.
Merhum Mithat Cemal Kuntay, Osmanlıca üzerine fikir
yürütürken (bu tartışmanın günümüzde de yapılması hoş bir tevafuk oldu), 3 yazı
vakasından bahsedip meseleyi şöyle açılımlar:
“Naima’nın çizgi ve renk nesri; ‘resim’ nesir.
Cevdet Paşa’nın ‘Kısas-ı Enbiya’sındaki; ‘ruhanî çöl’ nesri.
Namık Kemal’in mektuplarındaki; ‘lakırdı’ nesri…”
Kuntay’a göre Osmanlıca bu üçünün bileşkesinden damıtılarak
teşekkül etmiştir. Ancak, bu dilin önünde iki engelin de bulunduğu bilinen bir
hakikattir. Bunlardan ilki; münevver Ermenilerin kullandığı ve Kuntay’ın ‘doğru
ama sevimsiz’ dediği Osmanlıca ile Servet-i Fünun’cuların yine Kuntay’ın
ifadesiyle ‘hem çok güzel, hem çirkin’ olan Osmanlıca… Kuntay daha sonra bu
bahsi derinlemesine analiz eder. Biz bu kadarla iktifa edip, Akif’e geçecek
olursak, merhum şairin bunlara ilave olarak bir tür ‘ev Türkçesi’ni sıklıkla
kullandığını söyleyebiliriz.
“Şakaklarında vakitsiz beyazlanan teller”
ve
“Nedir meramı, ne ister bu tazeden karı?”
mısralarında geçen ‘taze’ tamı tamına ‘ev Türkçesi’dir ve
‘genç kadın’ anlamında kullanılmıştır. Keza ‘ağarmış saç’ manasında kullanılan
‘teller’ de öyledir. Akif’in, metinlerinde kahramanlarına yaptırdığı diyaloglar
günceldir ve doğaldır. Bu sebeple didaktizmden epeyce uzakta durur. Akif’in
diyalogları bir yandan hikâyeyi ilerletirken, diğer yandan karakterler hakkında
bilgi içerir. Dramada ‘ruhî ve fizikî
portre’ dediğimiz önemli kısmı Akif, diyaloglarında ustaca çözer.
Merhum Mehmet Akif Ersoy, sadece icracı değil, ciddi anlamda
bir kuramcıdır da. Sebilürreşad’da kaleme aldığı makaleler bir dilin temel inşa
yöntemlerine ait epeyce efektif çözümlemeler içerir. Enteresandır bunların
başında tasvirle yaptığı kısımlar gelir. Akif için tasvir, bir şairi aşan
derecede önem içerir. Ve şikâyetçidir de Akif: “Eski şairlerimizin heç
ehemmiyet vermedikleri, adeta şairliğe münafi gördükleri bir meslek varsa, o da
mahsusata ait tasvirlerdir. Eğer ilk devirlerde gelen şairlerimiz İran
edebiyatıyla uğraştıkları kadar Arab’ın şiir-i kadimiyle tevağğül etselerdi
yahut devr-i mutavasıtta yetişen ediplerimiz Garb’ın asar-ı edebiyyesine bigâne
kalmasalardı, bugün elimizde tasvire dair güzel güzel eserler olurdu. Vâesafa
ki, divanlarımızdaki tasvirler baştan başa hayaldir. Bahar, hazan, gurûb, tulû
gibi elvah-ı kudret bile etraflı bir surette tasvir olunamamıştır.”
Şüphesiz bu sıkıntının temellerini de çok iyi gözlemlemiş ve
kaleme almıştır Akif: “Edebiyatımızın
tasvir hususunda bu kadar geri kalmasına, bizde resmin fikdanı da sebep
gösterilebilir. Evet, eğer vaktiyle bizde de ressamlık olsaydı, belki şairlerimiz
musavvirliğin kıymetini anlayarak biraz da bu türlü, yani gördükleri gibi
yazmaya çalışırlardı. “ (Sebilürreşad/ Sayı 181)
Tasvir ve diyalog
İşte bu nedenden dolayı Kuntay, Ersoy için ‘Aruzla resim
yapan adam’ nitelemesini kullanır. Doğrudur ve şüphe yok ki, Mehmet Akif,
kelimelerle resim yapar. Onun şiirlerinde tasvirler önemli bir yer tutar.
Tasvir ise bir senaryonun en önemli bölümüdür. Meseleye drama perspektifinden
bakacak olursak; Akif, fizikî ve ruhî portrenin büyük kısmını anlatıcının
cümleleriyle halledip, diyalogla mükemmele ulaştırırken, sosyal portreleri de
tasvirlerle tamamlar.
Akif’in tasvirlerinde olay sadece resim boyutuyla kalmaz.
Diğer sanatlara da uğrar. Bir yönüyle üç boyutlu olur. Safahat’ta Asım’ı
güreştirirken çizilen muazzam bir resmin yanı sıra heykelden tatlar alırız.
Şüphesiz bir edibin en önemli özelliği gözlemciliğidir. Akif
eşyaya sadece fizikî gözle bakmaz, çok ciddi anlamda üçüncü göz olarak gönlü
kullanır. Şekilleri, renkleri algıladığımız gündelik boyutuyla değil, bir ‘iç
göz’ ile görür ve kâğıda öyle nakşeder. Hem bir derinlik, hem de muazzam bir
sadelik (basitlik değil asla) vardır dizelerinde:
“Çatlıyor sâde ufuklardaki avare serab;
Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı…”
‘Necid Çöllerinden Medine’ye şiirinde geçen bu mısralar
muazzam bir sadelikle beraber engin bir derinliğin de ifadesi olur. Dahası çöl,
benzersiz bir iç tasvir ile yakınlaşır adeta. Deve çanlarının metalik seslerini
okura adeta işittirirken,
“Şu çöl dedikleri aylarca bitmeyen nakarat!”
cümlesiyle bitimsizliği şahane betimler.
Safahat’ta anlatıcılar
Mehmet Akif, şiirlerinde temel olarak iki anlatıcı arketipi
kullanır. Bunlardan biri ‘her şeyi bilen anlatıcı’dır. (Omniscient) Bu arketip
karakteri gereği, olan biteni bildiği gibi, karakterlerin iç dünyasına da
muttalidir. Özellikle genel tasvirlerini destekleyen bu anlatıcı, karakterler
ile öykü arasında bir tür yapıştırıcı/birleştirici özelliğe sahiptir.
“Şu boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi”
dizeleriyle en belirgin ve lineer halini alan bu anlatıcı,
sıfır odaklanma ile bir türü ‘nakil’ görevi üstlenir.
‘Şahit anlatıcı’ ise yine merhumun sıklıkla kullandığı
anlatıcılardandır. Özellikle insan öykülerini ortamda bulunan birinin gözlemleriyle
anlatan şair, bu karakterde çoğu kez bizatihi kendisini kullanır. Burada
anlatıcının bilgisi sınırlıdır ve dış odaklanması vardır. Ancak buna karşılık
bireysel gözlem ve betimlemede Akif’e has yerellik ve derinliğe sahiptir bu
anlatım.
Bu anlatıcı kimi zaman öykünün hemen kenarında bir gözlemci
gibi dururken, kimi zaman da Seyfi Baba’da olduğu gibi olayın kahramanlarından
biridir.
“Geçen akşam eve geldim. Dediler:
-Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
-Nesi varmış acaba?”
Anlatıcı, hikâyenin içinde betimlemeleriyle ilerler ve esas
kahraman ile bir araya gelir:
“Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:
– Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.”
Hasta’da ise, bir ‘iç odaklanma’ ama olaya müdahil olmayan
karakter ile, tasvir ve gözlemiyle bir ‘şahit anlatıcı’ vardır karşımızda:
“Soydu bîçâreyi üç beş kişi birden, o zaman
Aldı bir heykel-i üryân-ı sefâlet meydan!
Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti
Yoktu. Zannımca tabîbin coşarak merhameti.”
Akif, bu hikâyede pek çok şiirinde olduğu gibi öykünün
elemanıdır ama ikinci dereceden bir kahramandır.
Karakter inşası
Bir edebî metnin amacı, hikâye oluşturmak ve bu hikâyeyi
olabildiğince inandırıcılık çizgisinde tutmaktır. Genellikle bu durum
gerçeklikle karıştırılır ama öyle değildir şüphesiz. Safahat, hikâyelerini daha
ziyade karakterleri üzerinden ilerletir. Akif’in şiirlerinde karakterlerin
tamamı yaşayan tiplemelerdir. Bu kahramanlar ya olaya bizzat iştirak edip aktif
rol üstlenir yahut bir silik karakter olarak sadece şahitlik ederler.
Bu gerçeklik algısı karakter inşasının üç aşamasında da
kendini iyiden iyiye belli eder Safahat’ta. İsimlendirme (designation),
nitelendirme (qualification) ve takdim (presentation) Safahat’ın her mısraında
rahatsız etmeyen bir doğallıkta tebarüz eder. Her isim sosyal yapısı, toplumsal
katmanı ve çevreleriyle ilişkileriyle beraber belirginleşir. Burada şairin
ustalığı devreye girer ve başta bahsini ettiğimiz Türkçenin incelikleri, mecaz,
ironi ve çağrışımlarla pek çok yan anlamla katmanlaşan bir yapısı vardır
Safahat’ın.
Karakterlerin fizikî portreleri belli bir lirizm ve şiirin
genel kuralları çerçevesinde büyük bir ustalıkla nakşedilir adeta. Burada özel
nitelikler, sosyolojik ve psikolojik boyutuyla tasvir edilir çoğu kez.
Karakterlerin ruh halleri ve duyguları hem iç hem de dış evrenleriyle mısralara
dökülür Safahat’ta. Kahramanın ait olduğu sosyal çevre, düz bir bilgi boca
edilmesiyle değil, hikâyeye katkı sağlayarak verilir okura. Kimi zaman da Akif,
kahramanları doğrudan takdim etmez, olaylara tepkisi ya da tavırlarıyla
karakteri oluşturulur. Küfe’ye bir göz atalım:
“On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
-Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
-Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı… Hem de derdi ki: “Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz…”
Baban gidince demek kaldı âdeta öksüz!
Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?”
Pek çok örnekle zenginleştirilebilecek bu yönler açısından
Safahat tam bir hazine olmakla beraber, bir dergi münderecatı içerisinde
şüphesiz kısıtlı olarak alıntılayabiliyoruz. Şurası muhakkak ki, İstiklal Şairi
M. Akif Ersoy’un Safahat’ı, Türk şiir tarihinde son derece önemli bir eser
olmakla beraber, sinema ile edebiyatın müştereken icra edildiği nadir
metinlerden biri, belki birincisidir. Yer sıkıntısı dolayısıyla buraya
alamadığımız daha pek çok yönüyle Safahat, bir şiir kitabı olduğu kadar bir
sinema hammaddesi olarak da önemli bir eserdir. Kitaptaki, tür, katmanlama gibi
önemli yönlere ilave olarak, Akif’in karakterlerinde iyi/kötü dengelemesi tek başına
bir yazı konusudur. Zira Akif’in pratogonist ve antogonisti sinemanın klasik
bakışını aşabilen bir zenginlik ve derinliğe sahiptir. Akif’in aktif iyileri
ile pasif kötüleri arasında kurduğu kimi zaman ironikleşen o muazzam denge
başlı başına akademik bir çalışmaya muhtaçtır. Umarız ve dileriz ki bu muhteşem
eser, bir sinemacı gözüyle hakkıyla ele alınıp gelecek nesillerin istifadesine
sunulabilsin vesselam…






































