8 Haziran 2015 Pazartesi

Marnie oradayken: Hiçliğin ortasında


Yosujiru Ozu sadece Japon sineması için değil, sinema tarihi için de önemli bir yönetmen. Başta Tokyo Hikâyesi olmak üzere çektiği filmlerde sinemanın Batı dünyası aracılığıyla insan algısında oluşturduğu temel kabullere âdeta karşı çıkarak biçim ve öz olarak yepyeni bir bakış getirmişti. Ozu’nun sinemasında klasik drama ve tragedya kalıplarının çok dışında bir şeyler vardı hep. Beylik bir ifadeyle, hayatı boyunca çektiği 50’yi aşkın filmle Hollywood’a karşı olmasa da alternatif bir bakış ve anlayışın sinemacısı olmuştu, toprağı bol olsun.

Animasyon türü için de yıllardan beri Cartoon Network, Pixar, Marvel gibi dev Hollywood şirketlerine alternatif duruş sergileyen bir stüdyo var: Ghibli Stüdyoları. Miyazaki gibi bir ustanın bağrından çıkan ya da ustayı bağrından çıkaran bir kültürün son kalesi olarak görülen Ghibli’nin son filmi yine kendine has bir muhteva ve estetikle sinemalarımızda: Omoide no Marnie – Marnie Oradayken…

Yönetmenliğini orta kuşak ustalardan Hiromasa Yonebayashi’nin yaptığı animasyon filmi Marnie Oradayken, TV ekranları ve sinema perdelerini istila eden Hollywood ürünlerine karşı hoş ve naif bir alternatif olarak karşımıza çıkıyor. Önce hikâyeye bakalım, sonra ayrıntıya gireriz:
Anna, Japonya’nın 5. büyük kenti Sapporo’da teyzesiyle yaşayan 10 yaşında içine kapanık bir kızdır. Tek dert ortağı kalemiyle bir şeyler çizdiği not defteridir. Üstelik astım hastalığı vardır Anna’nın. Doktorlar küçük kızın kendini daha iyi hissedebilmesi için temiz ve havadar bir taşra kasabasına (Hokkaido) gitmesini tavsiye edince teyzesi (sonradan onu evlatlık alan kadın olduğu anlaşılacaktır) onu eğlenceli akrabaları Oiwa’lara yollar. Anna bu küçük kasabada kendi iç dünyasındaki derinliğin dışa yansımasını bulur âdeta. Üstelik küçücük dünyasına sığmayacak kadar sırlı bir geçmişi de vardır…


Yönetmen Yonebayashi öncelikle senaryo konusunda güzel bir şey yapmış ve İngiliz yazar Joan G. Robinson’un 1967’de yayımlanan romanını şahane bir şekilde Japon kültür ve coğrafyasına Keiko Niwa ile beraber uyarlamış. Filmin atmosfer ve mekân tasarımları bu nedenle bozulmamış bir dünyadan kartpostallar gibi görünüyor. Ve en önemlisi de zaman tercihi. Yönetmen filmin öyküsünü günümüze getirmiş gibi göstermiyor, kahramanların hayatında TV, telefon olmadığı gibi radyo bile yok!

Bunun yerine neredeyse bir foto-gerçeklik tadında tasvir edilmiş doğal hayat var. Uyumsuz ve içe kapanık Anna’yı tam da bu yönüyle yakalayıp içini dışa aktarıyor hikâye. Klasik Amerikan animasyonlarının gürültü ve ritmine alışmış bünyemizde Marnie Oradayken biraz ağır ve sade gelebilir. Ama anlatımdaki tutarlılık ve animasyon olmasına rağmen karakterin dünyasına girme başarısı, filmi bir süre sonra insan ruhunu yakalayan kıvama getiriyor.

İlle de huzur ve sadeliğin tasviri... Ne acı ki bu yönü artık bir sinema filminde görebilmek için ya görsel efekti güçlü filmlere bakabiliyoruz ya da animasyonlara... Çünkü artık bu tür doğal filmleri gerçek mekânlarda çekmek çok zor.


Film, insan karakteri ve ergenliğin kapısındaki bir genç kızın ruh dünyasını sırtını romana yaslayarak ustaca anlatırken, işin içine gizem, fantastik dil ve bir miktar da pedagoji ekliyor. Rüya sahneleri zaten gerçeküstü olan mekânı daha da yükseltirken karakterleri kurmada epey başarılı oluyor. Buna bir de duyguyu tepeye taşıyan uyumlu müziği ekleyince izledikten sonra etkisinden kolay kurtulunmayacak bir sinema örneği çıkıyor.
Marnie Oradayken pek çok açıdan önemli bir film ama her şeyden önce güzel bir film. İnsana ve ruhuna dair çok hassas duygularla sarmalanmış bir sürpriz hediye paketi gibi.


Bu filmi mümkünse çoluk çocuk, hep beraber izleyin ve mümkünse Stüdyo Ghibli kapanmasın. (Miyazaki’nin sinemayı bıraktığını açıklamasından sonra kapanacaklarını duyurmuşlardı zira.) Hollywood animasyonlarına karşı sığınacak küçük bir limanımız olsun en azından. Çok şey mi istiyoruz?

2 Haziran 2015 Salı

San Andreas: Kıyametini bekleyen şehir!


Profesör sınıfta slayt eşliğinde ders anlatmaktadır. Konu deprem… Işıklar yanar ve ilk öğrenci soruyu yapıştırır: “Hocam burada da böyle bir deprem olacak mı?” Öğretmenin cevabı tanıdıktır: “Soru yanlış, olacak mı, değil; ne zaman olacak?” Tartışma da, soru ve cevap da hiç yabancı değil… 99 depremi ile başlayan ve o günden sonra tanımaya başladığımız pek çok deprem uzmanına sorulan soru ve alınan cevapla aynı…

Felaket konusunda her ülkeden biraz daha şansız olan Amerika, felaket filmleri konusunda da rakipsiz. Son örnek ise önümüzde; San Andreas Fayı… 99 depremini yakın zamanda yaşamayan bir nesil olsak, belki de fay kelimesinin anlamından bile habersiz olacaktık. Popcorn filmler ve eğlencelik TV dizileri ile kendine müstesna bir kariyer oluşturan yönetmen Brad Payton, Amerikalıların kaslarına pek bayıldığı Dwayne Johnson’u yanına alarak epey gürültülü ama felaket çıtasını epeyce yukarılarda tutarak işe girişmiş. San Andreas Fayı, sade suya tirit giriş sekansından sonra büyük bir görsel gösteri ile başlıyor. Pek çok filme final olabilecek baraj yıkım sahnesiyle izleyiciyi nasıl bir gürültülü ve sarsıntılı filmin bekleyeceğini müjdeliyor.


Filmin hikâyesi tipik Amerikan felaket temasından milim sapmıyor: Kurtarma helikopteri pilotu olan Ray, kendi çocuğunu kurtaramadığı için hayatı ciddi psikolojik defo almıştır. Eşi ve kızı kendisinden uzaktadır, üstelik karısı yeni bir evliliğin peşindedir. Evleneceği adam ise gökdelenler dikmekle meşhur bir müteahhittir. Gel gör ki hayat düz bir çizgide devam etmez ve 9 ve üzeri şiddetle seri deprem dalgası kahramanlarımızın yaşadığı Kaliforniya ve Los Angeles’i vurmaya başlar. Ray büyük resim için bir şey yapamaz belki ama karısı ve kızını kurtararak ailesini tekrar kurabilme şansı doğmuştur.

Bu tür felaket filmlerini iki türlü okuma şansımız var. İlki bize gösterilen ve bilimsel gerçekler, görsel efektlerle desteklenen gürültülü bir macera filmi izliyormuş gibi izleyip salondan çıkmak. İkincisi ise biraz daha alt okuma yaparak, filmin hamaset ve görünür sığ yüzeyinden bir alt katmana inerek okuyabilmek. Birinci gözlük şahane bir Hollywood felaket filmi gösteriyor bize. Öyle ki belki milyon insan öldükten, binalar yerle bir olduktan sonra bile ‘Şimdi ne olacak?’ sorusuna, Amerikan bayrağı dalgalandırıp, ‘Ne olacak, tekrar inşa edeceğiz!’ cevabıyla vatan millet edebiyatı…

Ancak ikinci gözlük, filmin belki yönetmenin bile aklına gelmeyen, planlamadığı etkisi: Kendimize ait netice çıkarabilecek hakikat gözlüğü.
Kutsi bir hadis vardır: “Ölmek için dünyaya gelirsiniz, harap olmak için binalar yaparsınız.” diye. Hadis, her sabah melaikenin bu cümleyi insanlığa haykırdığını belirtir. İnsanoğlunun tarihi, bina yapma tarihidir. Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs ve arzuyla inşa eder. İnsanın içindeki yukarı doğru inşa etme hırsı 5 bin yıl öncesine, Babil’e kadar dayanır. Kutsal metinler durumu insanın tanrılaşma eğilimi olarak anlatırlar. Ne ki zaman zaman fabrika ayarlarına döndürülür bir şekilde. Felaketler bu yönüyle tam bir ibret tablosudur görenler için.

San Andreas Fayı’nın kötü kahramanı böyle bir adamdır ve tehlike anında sevdiklerini bırakıp kaçmaktan çekinmez. Gerçi film kötülere karşı yürek soğutan sonlar hazırlamış ama kimse bir Hollywood felaket filminden insanların kendi mezarlarını inşa etme şehveti konusunda alt mesaj beklemesin elbette!


San Andreas, fedakâr ebeveyn, dirençli ve zeki genç kuşak şeklinde iki öyküyü paralel yürütmeye çabalarken, pek başarılı olamadığı bir bilim adamı/medya üçüncü öyküsünü de eklemleyerek ilerlemeye çalışan bir film. Senaryo finalde üç öyküyü birleştirmek gibi kaygı taşımadığı gibi, finale kadar büyük resimle ilgili epey cimri davranıyor. En çok ‘görün nasıl felaket filmi yapılır’ derdinde. Sıkıştığı anlarda da ‘Aynı Google Earth’ın insanlarıyız’ nevinden kestirip atıyor meseleyi. Üzerine bir tutam romantik aşk, bir miktar feragat ve sadakat da ekleyince oldu zannediyor.

Ezcümle; San Andreas Fayı belki çok önemli bir film değil ama bizim gibi büyük deprem beklentisi içinde olan ülkeler için bir şekilde ders alınabilecek epey metaforik ayrıntıyı da barındırıyor. İzlenecekse bu yönüyle izlenmeli.

26 Mayıs 2015 Salı

Sibirya Mafyası

Ünlü suç komedisi Anlat Bakalım’da (Analyze This) psikolog mafya babasını tedavi ederken bir sonraki seansa ailesini getirmesini ister. Mafya lideri çoluk çocuğunu değil, mafya üyelerinin kastedildiğini zanneder. Suç ve genetik üzerine yapılan bilimsel araştırmaların geçmişi yüzyıllar öncesine uzanır. Kriminoloji, genetik ile suç arasında zannedildiğinden daha fazla bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu alanın piri sayılan Richard Dugdale, yaklaşık 150 yıl önce yaptığı araştırmada bir suç imparatorunun ailesini takibe almış ve ailenin biyolojik ağacını takip ederek 709 üyenin yarısından fazlasının suça bulaştığını öğrenmiştir. İlginç olan; suç, suçluyu toplumdan soyutladığı gibi, kendine ait bir dünya kurdurup asosyalleştiriyor.

Bu alanda en meşhur eser şüphesiz Mario Puzo’nun Baba’sıdır. Coppola ile sinemaya da aktarılan bu çok satan kitap suç ve aile kavramına içeriden bakar. Dugdale’in geneolojik kriminoloji araştırması pek çok yazara ilham kaynağı olmuştur şüphesiz. Bunlardan biri de, Nicolai Lilin’in 29 yaşında kaleme aldığı ilk kitabı Siberian Education’dir. (Sibirya Eğitimi). Lilin’in özelliği; İtalya’da yaşaması ve kitabını İtalyanca yazması. Yazar, kitabında coğrafi farklılıkların önemsizleştiğini bizatihi suçun benzer karakteristik gösterdiğini Güneybatı Rusya’daki suç ailesinin hikâyesinde çarpıcı şekilde öykülüyor. Bu kitap 1991’de çektiği Akdeniz filmiyle dikkatleri toplayan ancak daha sonra uzun metraj sinemaya çok yüz vermeyen (belgesel ve kısa filmleri hiç ihmal etmiyor)  İtalyan yönetmen Gabriele Salvatores’in uyarlamasıyla beyazperdede.


Stalin’in sürgün ettiği ‘eski kafa’ bir bilge ama suç babası Kuzya(John Malkovich),  kendi devrinin sona erdiğinin farkındadır. Üstelik suçun bile bir ahlakı olduğuna inanan kuşaktandır Kuzya. Ve tabii geleneği, kendine has erdemi ve ailesini bir arada tutma çabası içindeki bu suç adamı, bir yandan sisteme karşı ailesini korurken, diğer yandan yeni jenerasyonun yoldan çıkmasına engel olmaya çabalıyor. Büyük aile kendilerinin ne olduğunu biliyordur ama legal bir kirliliğin de farkındadırlar. Bu nedenle yozlaşmış sistem, çıkarcı bürokrasi ve zalim güvenlikçilere karşı kenetlenmek zorundadırlar. Onlara göre, bankacılar, tefeciler, bürokratlar, siyasiler dışındaki tüm canlılar kutsaldır! Sibirya Mafyası yapı itibarıyla, bir suç ailesinin son kuşağının öyküsü. Neslinin son temsilcisi iki karakter; Kolyma ve Gagarin’in şahıslarında ‘beş parmağın beşi bir değil’ şeklinde özetlenebilecek kadim bir çatışmayı sunuyor.

Güvenlik nedeniyle bir tür izole edilmiş hayata mahkûm edilen suçlu bir ailenin bireylerine odaklanarak suçu kutsallaştırmadan, ancak kameranın odağını da oldukça haysiyetli bir noktaya yerleştirerek işini yapıyor Salvatores. Bol miktarda büyükbaba öyküsüyle süslenmiş ve tevatür geleneğinin bu tür çekirdek yapılardaki önemini, bizim epey uzak olduğumuz dövme kültürünü izleyiciye yaklaştırmaya çalışarak harmanlayan film (Bu arada kitabın yazarının dövmeye karşı epey zaafı olduğunu vurgulayalım) Coppola’nın Baba serisinin tadını yakalayabilecekken, meselenin yanından teğet geçiyor maalesef.


Senaryo düzleminde epey dağınık, ancak oldukça başarıyla kurduğu atmosfer ile Salvatores, filmin karakterlere odaklanmasını arzu etmiş. Kurguladığı suç dünyası ve mekân betimlemeleriyle yakaladığı başarıyı, öyküyü epey dağıtarak kaybediyor Sibirya Mafyası. Sık sık kapısını çaldığı epik tarzın hep eşiğinden dönerek bir miktar da hayal kırıklığı oluşturuyor esasen.

Film biraz gecikmeli olarak ve az sayıda salonda gösterime girse de ilgiyi hak ediyor. Sibirya Mafyası ismiyle gösterime giren filmin en ciddi handikabı çok uzun bir zaman dilimini 2 saatten daha az bir sürede filme aktarmayı denemesi. Çok karakterli ve yan öykülü hikâye, bu nedenle yer yer aksıyor ve seyircinin ilgisinin düşmesine sebep oluyor.


Girişindeki “Affet bizi, biz dürüst suçlularız.” yakarışı filmin rengi hakkında epey ipucu veriyor aslında. Sert iklimin ve suçun genlerden gelen etkisinin kocaman bir aileyi sürüklediği macerayı anlatan Sibirya Mafyası, özellikle suç filmine merakı olanlara hitap ediyor.

19 Mayıs 2015 Salı

Her şey acıtır!


Tarih biraz da insanlığın zalimleşmesinin öyküsü aslında. Erdemin yerini alan hırs ve açgözlülük hazırlayacak galiba insanoğlunun finalini. Distopik eserler de bu anlamda epey tutucu ve sarsıcı oluyor. George Miller yaklaşık 35 yıl önce mütevazı bir dünya kurguladı Avustralya’nın çöllerinde. O kadar ikna edici ve akıcı bir dünyaydı ki bu, bir akıma ve neredeyse başlı başına bir türe dönüştü Mad Max serisi. Tabii enerjisinin büyük gücünü Mel Gibson’un karizmasından alıyordu seri. Post-Apokaliptik türün bir uçbeyi Terminator ise diğeri de Çılgın Max’ti.

Yaşlı kurt hayatının son demlerinde pek çok genç sinemacıya parmak ısırtacak bir macera ile yine perdedeki yerini alıyor. Mad Max hikâyesini ana ekseninden ve tarzından çıkarmadan ‘aksiyon böyle olur’ dedirtircesine izleyiciye sıkı ama yabancı olmadığı bir deneyim yaşatıyor Mad Max: Fury Road -  Çılgın Max: Öfkeli Yollar. Türün altından çok sular akmasına rağmen aşina ettiği atmosferi hiç bozmadan tekrar kurguluyor Miller. Ancak kusursuz da değil. Senaryosundaki boşluklar ve hassaten başkahramanına vefasızlık ile göze çarpıyor film.

Çok kısa bir ‘çıkan kısmın özeti’ ile klasik anlatıma selam çakıyor Miller ve daha seyirci koltuğuna kurulmadan basıyor adrenalini. Dozu öylesine yüksek bir aksiyon ile açılıyor ki film, hikâye ve kahramana yabancı olanlar için eski ve yeni karakterleri tanımaya fırsat bulmadan aksiyonun orta yerine bırakıyor bizi. Bu kez kendini ‘ölümsüz’ olarak lanse eden psikopat bir zalimin neslini devam ettirme çabası için yapmayacağı kötülük olmadığını gösteriyor. Ve daha ilk sekanstan itibaren defosunu abarttığı kahramanı küçültüp, yan karakteri büyütüyor. Hani günümüzde yaşasa bir klinikte tedavi görüyor olacak ve ilaçlardan gözlerini açamayacak belki. Bu nedenle filmin yükünü başka bir karaktere yüklüyor George Miller. Açıkçası ana karakter Max’i canlandıran Tom Hardy için epey sıkıntılı bir rol ağırlığı bu. Kahramanımız film boyunca düşkün bir savaşçı kadar, ana kahramanın ‘yancı’sı pozisyonunda işlev görüyor. Bir ara bu rol ezikliği o kadar abartılıyor ki, Charlize Theron’un, Furiosa’nın şoförü gibi duruyor hatta.


Suyu, toprağı ve petrolü elinde tutan zalim muktedir ‘Ölümsüz’ Joe, kurduğu sistem tıkır tıkır işlerken bir ihanetle karşılaşıyor. Joe-Furiosa ilişkisi ise Firavun-Musa ilişkisi gibi kurgulanıyor Öfkeli Yollar’da. 30 yıl önce çektiği 3. Mad Max’ten beri epey düşünüp felsefi derinlik katabilme imkânı yakaladığını da, işin bu ‘soy devamı’ ve ‘Vadedilmiş Toprak’ kısmından anlayabiliyoruz. Bu anlamda epey başarılı yoksa iş ‘Yeşil Vadi - Seferoğulları - Tellioğulları’ mizahına dönüşme riskini de taşıyor hep.


Öfkeli Yollar, isminden de serinin tamamından da anlaşılabileceği gibi bir yol filmi. Bolca hareket hâlindeki metal yığını ve kum içinde geçiyor film. Epey tozlu, topraklı ve alevli bu sebeple. Öfkeli Yollar her karesi özenle dekupe edilmiş ölümcül bir off-road olarak parlıyor perdede. Miller, ilerleyen yaşına rağmen yeni yetme meslektaşlarına âdeta aksiyon sineması dersi verdiği planlarla bezenmiş filminde, yaptığı ustaca dekupajlar ile karakterlerindeki sıkıntıların yetkin olamamaktan değil, belli bir bilinçten kaynaklandığını düşünmemizi sağlıyor. CGI teknolojisine çok fazla yüz vermeden sahada kotardığı sahneler ile inandırıcılığın sırrını da veriyor esasen.



Waterworld’da Kevin Rey-nolds’un yaşadığı acı deneyim, Miller için de muhtemel olacakken ihtiyar kurt bu işin ustası olduğunu gösteriyor. Filmin aksiyonu o kadar ikna edici ki, senaryoya dair sıkıntıları önemsemiyorsunuz bir yerden sonra. Felsefi ve mantıki açmazlarını anlayışla karşılayıp ‘o kadar da olsun canım’ diyoruz. Canı çok yanan yan karaktere, filmin yıldızı Furious’un dediği gibi, ‘her şey acıtır’ nihayetinde.

12 Mayıs 2015 Salı

Niyazi Gül Dört Nala: TV tadında


Sinema ile televizyonun, klasik ifadeyle, beyazperde ile beyazcamın arasında sayısız farklılıktan bahsetmek mümkün. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ebat ve ortam olsa gerek. Televizyonun kendine göre bir estetik anlayışı ve algı aroması var. Gerçi uzun yıllar boyu süren genişlik ölçülerimiz yeni nesil ekranlar ile epey büyüdü; 55 ekran yerine artık minimum 100 cm’lik ekranlarda izliyoruz yayınları ama bu durum çok fazla değiştirmiyor gerçeği. Evinizde istediğimiz an yerinizden kalkacağınız, çay getiren annenizin önünüzden geçeceği, çalan telefondan bilmem neye kadar binbir türlü dış etkenin konsantrasyon bozuculuğu düşünülerek kurgulanıyor TV yayınları. Sinema öyle değil oysa. Parasını ödeyip girdiğimiz salonda 50 metrekarelik devasa perdede, karanlık ve sessiz ortamda, çok kolay terk etmeyeceğiniz şartlar altında izliyoruz filmleri.

Çok farklı formatlar anlayacağınız. Ancak birbirinden büsbütün bağımsız da değiller şüphesiz. Özellikle bu alanda rekabetin çoğalması, özel sektörün TV yayıncılık işine girmesiyle çok ciddi bir ‘eğlence’ platformu ekranlar. Sinema ise şüphesiz bu yönü de olan ama öncelikli olarak ‘sanat’ kabul edilen bir alan. İşbu nedenle TV’den sinemaya bir aktarım yapacağınız zaman öncelikli olarak bu format, ortam ve alan farklılıklarını hesaplamanız lazım. Ekranda sizi beğenen, izleyen ve hatta bağımlınız olan bir kitle olabilir ancak bu durum sinemada başarının garantisi sayılamaz şüphesiz.


Pek çok karakter sayabiliriz ekrandan perdeye transfer olan; Recep İvedik, Sabit Kanca, Hüseyin Badem, Ayhan Kaplan, Polat Alemdar vs…

Bunlardan biriydi Veteriner Niyazi Gül. Stand-up ustası Ata Demirer’in özgün karakterlerinden biri olan Niyazi Gül, kendi formatı içinde epey tutarlıydı ki bu yüzden izleyici karakteri çok sevmişti. Niyazi Gül de ekrandan perdeye transfer olan karakter olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik yazar kadrosunda sağlam mizahçılar var. Ancak filmi izleyince bir kez daha acı gerçeği anlıyoruz; TV ve sinema çok ayrı formlar. Ne kadar sağlam gözlemci ya da mizahçı olursanız olun mesele sanat olunca ‘olmamış’ durumları ortaya çıkabiliyor. Şunu da ilave edelim hemen; sinema anlamında ‘olmamış’ demek gişe bağlamında başarısızlık anlamına da gelmemeli.

Muhtemelen biliyorsunuz ama hikâyeyi özetleyecek olursak; veteriner hekim Profesör Niyazi Gül kendince sakin bir hayat sürmektedir. Bir yandan üniversitede veterinerlik dersleri verirken, bir yandan da yardımcısı Hediye’nin desteğiyle dededen kalma mucizevi formülün eksik maddesini arar. Belalı âşıklar Sultan ve Rıza atlarını yarıştırmaya karar verip bir de Niyazi’nin hayvanlara güç veren formülünü duyunca işler karışır. Bir anda heyecan dolu olayların ortasına düşen Niyazi, formülün eksik maddesini ararken sürpriz maceralarla karşılaşacaktır.

Seyirci biliyor diye neredeyse Niyazi karakteriyle ilgili hiçbir derinleştirici özellik işlenmemiş. Böyle olunca diğer karakterler kimi sahnelerde ezip geçiyor ana karakteri. Bunun dışında uç uca eklenmiş (ki burada bile bir tıkanıklık söz konusu) esprilerden oluşuyor film.


Farkındayım; bu tür eğlencelik seyirler için ‘üçe beşe’ bakılmaz ve epey toleranslı olmak gerekir. Lakin bu ülkede mizah yapan önemli isimlerin (Belki Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan bu gruptan ayrılabilir) sinemayı televizyon gibi görmeleri ve meseleye sadece ‘gişe’ bağlamında bakmaları ve bunda ısrarcı olmaları hayal kırıcı bir şey. İvedik serisi, Kanca maceraları, Eyvah Eyvah filan derken sinema çıtasının yukarıdan ziyade hep bir ‘tık’ aşağı çekilmesi en hafifinden üzüntü verici.


Niyazi Gül’ü perdede görmek şüphesiz heyecan verici bir deneyim. Ancak film için aynı şeyi söylemek ne yazık ki zor. En çok da mizahçıların heba olmasına üzülüyor insan. Elhasıl; Niyazi Gül dörtnala koşuyor belki gişede de öyle olacak, en azından Eyvah Eyvah kadar gişe yapacak ama Türk mizahı sinema alanında maalesef nal toplamaya devam ediyor!

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ne çok acı var!


Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik; sinema yapısı itibarıyla pek çok sanatı içinde barındıran bir tür birleşik ama farklı ve aynı zamanda en genç sanat formu. Resimden müziğe, tiyatrodan edebiyata kadar pek çok alt unsur, pek çok farklı parametrelerle birleşerek oluşturuyor bu sanatı. Ancak bu birleşim kimi zaman yanlış algılarla yanlış kodlanarak zihinlere oturtulmak istenebiliyor. Örneğin kimileri bir filmde sesten ziyade görüntünün, kelamdan ziyade tasvirin önemli olduğuna inanıyor ve bu inanç öylesi bir fetişe dönüşüyor ki, neredeyse ‘iyi film; sözsüz, görüntü ağırlıklı filmdir’ gibi yanlış kabullere yol açabiliyor. Oysa kelam da en az tasvir kadar mühim. Ses de en az görüntü kadar hakiki ve etkileyici. Hz. Üstad, Lemeât’ında zihinde iknaya giden yolu 7 merhaleden kurgular: “Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad…”

Bu nedenle sinemada önce yönetmenin tahayyülü ve bu tahayyülün pratiği, yani tasviridir esas olan. Elbette görsellik mühimdir ama ses ve kelam da en az onun kadar önemli ve gereklidir. Film türlerinde ise izleyiciyi en kestirmeden etkileme ve ikna etme türü belgesel olsa gerek. Hele hele bu belgeseli dramayı iyi bilip icra eden bir isim yapıyorsa, ortaya çıkan eser bir başyapıt olabiliyor.



Alman yönetmen Wim Wenders bu anlamada çok mühim bir isim. Sadece film çekmiyor fotoğraf ve müzikle de ilgileniyor, kalem ile olan ilişkisi pek çok meslektaşını gıpta edirtecek cinsten. Son filmi “The Salt of the Earth – Toprağın Tuzu” ise sarsıcı bir belgesel. Filme geçmeden kahramanı ve aynı zamanda bir “foto-muhabir” olan Sebastiao Salgado’dan biraz bahsetmek lazım. Salgado Brezilyalı bir sanatçı-haberci. Çok acı görmüş, pek çoğunu belgeleyerek tarihe önemli notlar düşmüş bir sanatçı. Ancak hakikat ile yüzleşmenin ruhunda açtığı yaraları yaptığı iş gezisine yönetmen Wenders’i dahil etmesiyle açığa çıkıyor. Toprağın Tuzu yeryüzündeki olağanlaşmış acıları sinema diliyle perdeye taşıyan bir başyapıt bu nedenle. Salgado, iyi bir eğitim almasına rağmen (kendisi ekonomist ve 4 dil biliyor) fotoğrafı ana dil olarak benimseyen insanlardan. 

Bizimle ilgili bir de acı hatırası var. 2000’li yılların başında fotoğraf çekmek için ülkemize gelen sanatçı, bir esnafı çekerken, ‘tezgahın önünü kapatıyorsun’ diye yediği dayağın acısıyla Paris’e kaçmıştı.


Bir fotoğraf saniyenin 250’de biri kadar. Salgado’nun fotoğrafları bu kısacık ‘an-ı seyyale’yi alıp adeta bir hüzün hamuru gibi açıyor ve uzatıyor. Acıların siyah-beyaz formdaki sabitlenişi Salgado’nun yorumları eşliğinde, oğlu Juliano ve Wender’in kamerasıyla film formuna dönüşüyor Toprağın Tuzu’nda. Yeri gelmişken ismin anlamını da söyleyelim; Toprağın Tuzu’ndan kasıt insan. Salgado gibi yetenekler vasıtasıyla bir kez daha anlıyoruz ki aslında her an bir sonsuz demek. Yaşanıp gitmiyor, bir şekilde mahfuz ediliyor. Bahtsızlık çok azını sanatçıların vizörüyle erkenden görebilmemiz. Yoksa kaybolan bir şey yok evrende, yaşanıyorsa.





Film, Brezilyalı yaşlı fotoğrafçının (Artık 71 yaşında) iki saate sığdırılan ama çekimi on yıllar süren bir birikimini izlemek için şahane bir fırsat. Cannes, San Sebastian ve hatta Oscar’da aday olmuş bir belgesel Toprağın Tuzu. Acının can yakan gerçekliğine ve insanoğlunun pek kolay ulaşamadığı güzelliklere ulaşabilmek adına nasıl bir sabır ve enerji harcadığını görmek için bile bu belgesel izlenmeye değer. Üstelik sergilerde ya da kitaplarda sanatçının eserine bakarak duygularını bütünleşik olarak muhataba aktarması pek mümkün değil. İşte sinema bu yüzden güzel ve farklı.


Latin Amerika’nın tarla işçileri, madenciler, çeliş işçileri, tersane işçileri, artık hayvanat bahçelerinde bile görülemeyen nesli tükenmeye yüz tutmuş hayvanların orijinal mekanlarındaki fotoğrafları, traktör kepçeleriyle atılan mülteci cesetleri hareketli görüntü, müzik ve ses eşliğinde izlemek müthiş ve farklı bir deneyim.  Maden dağına tırmanan karınca sürüsü misali işçileri görünce modern insanın çağdaş Firavunlar uğruna nasıl çalıştırıldığını görerek ibret devşirmek ise seyirciye kalıyor. Ve sinema tam da bu yüzden güzel…


Bakış


İnsan bedeni aldığı besinler ile doğru orantılı olarak gelişirken, ruhu da hakikat ve yalana dayalı bir besin programı izliyor. Her hakikat dışı unsur insan ruhunda bir hasara yol açarken, yalan ise karanlığı besleyerek karartıyor ruhları. Ve bu kararma bir süre sonra bedensel komplikasyonlara dönüşüp sirete yansıyor.

Bakışlar örneğin... “Onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz.” diyor Kur’an-ı Kerim (6/110). Hakikat ile olan ilişkisi nispetinde samimileşip, etkili olabiliyor. Aksi durumda ilk kaçış bakışlardan başlıyor. Samimiyet önce gözlerden terk ediyor ruh ve beden gemisini. Yalan filikasına atladığı gibi uzaklaşıyor bakışlar. “Kararı verirken yüzümüze bakamayanlar, bakışlarını kaçıranlar” ifadesinden bunu anlıyorum ben.

Türk Tabipleri Birliği bir süre önce şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.” Hakaret davasıyla yargılanan sinemacı Mustafa Altıoklar ise savunmasında, müştekide narsistik, kişilik bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncesinin olmadığını vurgulayıp şöyle diyordu: “Ben teşbih yapmadım, teşhis koydum.”



Ülke yine seçim sath-ı mailine girdi. Kocaman inşaat duvarlarında, billboardlarda, kısacası hemen her yerde sahte tebessümlerle siyasetçi portrelerine denk geliyoruz yine. Profesyonellerin kurgulamasıyla üretilmiş bir dolu sentetik bakış. Oysa normal hayatta, yaptığımız işlerde, aldığımız kararlarda, verdiğimiz tepkilerdeki bakışlarımızdır aslolan. Afişlere değil hayatın içindeki bakışlara bakmak lazım bu yüzden. Çünkü bakış, ruhun ve bedenin beslendiği kaynakları ele veriyor bir şekilde. Şu tasvir yeterli değil mi: “Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.” (68/43)

Stanley Kubrick 1971 yılında çekti A Clockwork Orange’ı. Otomatik Portakal ismiyle çevrildi dilimize. Endüstri devrimi sonrasında Britanya’da yaşanan ahlaki çöküş ve değerlerin tepetaklak oluşunu anlatıyordu film. Toplum öylesi bir dumurizasyon yaşamıştır ki, iyi ile kötü ayırt edilemez hale gelmiştir. Bir grup proje gencin (artık trol mu desek, ne desek) millete uyguladığı şiddeti resmeder Otomatik Portakal. Filmin kahramanı Alex’in tuhaf bakışını süsler afişi. Bu bakış yabancı değildir aslında.


Aynı yönetmenin ünlü gerilim filmi The Shining – Cinnet’in kahramanı Jack Torrence de benzeri bir bakışta bulunur filmin bir noktasından sonra. Aslında aklı başında efendi bir yazar olan Jack’in bozulması önce bakışlarda başlar. Daktilo başında iken karısına öylesine bir bakış atar ki, zavallı kadın gidişatı hisseder. Daha sonra ise, adeta bir canavara dönüşür Jack ve eline geçirdiği baltayla kendi eşi ve çocuğunu öldürmeye kalkışır. Kocaman Overlook Oteli mutlu bir aile için bir anda vahşi ıssız bir av ormanına dönüşür.


Bir başka ‘Bakıştaş’ kahraman ise yine Kubrick’in savaşı ve şiddeti eleştirdiği Full Metal Jacket filminde vardır. Acemi erlere hayatı zindan eden eğitim çavuşuna isyan edip sonunda balatayı sıyıran kilolu, beceriksiz ve zihni ağır işleyen denizci “Gomer Pyle” tuvalette G3’e şarjörü takar. Belli ki niyeti bozmuştur. “Eğitimde her şey mubahtır” zihniyetiyle enva-i çeşit baskı ve şiddeti meşru gören ağzı bozuk eğitim çavuşunun tehditleri işe yaramadığı gibi tetikler psikolojisi bozuk erin şiddete meylini ve önce çavuşa, sonra kendi kafasına sıkar. İşte son nefesinden önce bu meşhur bakışı atar seyirciye Gomer Pyle.

23 Nisan 2015 Perşembe

Film Tavsiyesi: Moon



Sam Rockwell ismi ilk kez büyük bir rolde karşımıza geldiğinde sene 1999’du ve filmin ismi Yeşil Yol’du. Rockwel iğrenç ötesi tecavüzcü bir katili canlandırıyordu ve ismi de ‘Vahşi’ Bill idi. Sonra benzer mühim rollerde de gördük onu ama bunlar arasında 2009 yapımı bir Duncan Jones filmi olan Moon – Ay bambaşka bir yere sahiptir. Neredeyse tek kişilik olan bu filmi usta oyuncu bir yandan adeta döktürürken, diğer yandan Ay, neredeyse Solaris seviyesine yer yer ulaşan bir derinliğe sahipti.

Hikayesi şöyleydi Moon’un: Astronot Sam Bell, Lunar Industries ile üç senelik bir kontrata imza atmıştır. Sözleşmede gezegenimizi besleyen önemli enerji kaynaklarından olan Helium-3'ü keşfetmek üzere Ay'ın karanlık bir köşesine gönderilmesi yer almaktadır.


Bu meşakkatli görevde yalnızlık artık kaderi olacaktır. Görevi esnasında başına talihsiz bir kaza geliverir. Uydu bağlantısının da kopmasıyla tüm iletişimi kaybeden Sam'i zor zamanlar beklemektedir. Neyse ki Ay'da çekmek zorunda olduğu çile günlerinin sonlarına yaklaşmıştır ve evine dönüp karısına ve kızıyla özlem gidermeye ramak kalmıştır.

Sonunda Sarang üssünden ayrılacak ve bir robot olan Gerty'den başka kişilerle konuşabilecektir. Tabi ki şanssızlıklar Sam'in peşini bırakmaz çünkü bu defa da sağlığından olur. Sam halüsinasyonlar ile beraber hafızasını yitirmeye, oraya nasıl geldiğini dahi unutmaya başlar. Sam o andan itibaren etrafında neler olup bittiğini anlamak için savaşmaya başlayacaktır.

Ay, şaşırtıcı finali ve varoluşa dair çok derinlere inmeyen sorgulamalarıyla da sair uzay klişe filmlerinden sıyrılmayı başaran nadir yapımlardan. 


11 Nisan 2015 Cumartesi

Gül Suyu: Çöp kendini kaldırmaz!


2009 yılında İran’da seçimler yapıldı. Ahmedinejad ciddi bir farkla rakibi Musavi’yi geçti ama seçimlerin şaibeli olduğuna dair ciddi veriler vardı. Ülkemizdeki son seçimlere benzer iddialar ortaya atıldı ve sokak gösterilerinde yine ülkemizde olduğu gibi polis aşırı şiddet kullanarak kan döktü. İran asıllı gazeteci Maziar Bahani BBC’de çalışıyordu ve bu seçimleri takip etmek için bir haftalığına İran’a gitti. Ancak memleketine yaptığı bu yolculuk tahmininden çok daha uzun sürecekti. Bahari, mesleğini yaparken tutuklandı ve her totaliter rejimde olduğu gibi ajanlıkla suçlandı. Onun özgürlüğü için uluslararası çevreler ciddi kamuoyu oluşturup İran’a baskı yapınca netice alındı ve 100 günlük esareti sona erdi. Bahari yaşadıklarını “Then They Came For Me: A Family Story of Love, Captivity and Survival - Sonra Benim İçin Geldiler” ismiyle kitaplaştırınca popülaritesi daha da arttı.

Jon Stewart Amerika’nın en usta televizyoncularından. Siyasi anlamda da sisteme karşı en can yakıcı eleştirileri yapabilen biri. Bir süre önce bir kez ona Oscar sunuculuğu yaptırma gafletinde bulundu sanat camiası ve bin pişman oldular. Zira Stewart’ın dilinin kemiği yoktu. İş bu adam Bahari’nin kitabını filme çekmiş ve naif de bir isim vermiş: Gül Suyu…


Çok orijinal bir şekilde açılıyor film. Ahmet Şamlu’nun kalplere işleyen mısraları eşliğinden koparılıyor güller; “Seni seviyorum, demiş olmayasın diye. / Kalbini koklarlar. / Ah sevdiğim; bunlar tuhaf zamanlar./ Gece yarısında kapıyı çalan kişi / Işığı öldürmeye geldi. / Ki dolapta saklamamız lazım onu…” Senaryoyu da kendisi yazmış ama filmin klasik oryantalist zaafları kadar estetik sıkıntıları da mevcut. Lakin durmuş saat misali doğru gösterdiği noktalar da epey.

Bir kere totaliter rejimlerin coğrafyası ve kültürü ne olursa olsun aynı olduğunun altını bir kez daha çiziyor Gül Suyu. Filmin girişindeki polis baskını ile ülkemizde yaşanan polis baskınları arasında milim fark yok. Keza Bahari’ye sorulan akıl-mantık dışı, komik sorular ile Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca’ya sorulan sorular arasında da. Çehov’dan Teorama’ya, hatta Soprano’ya kadar her şey suç delili olarak toplanıyor. Senaryo yüzünden içeri atılan televizyoncuların olduğu ülkede yaşayan bizler anlamayacağız da kim anlayacak bu absürtlüğü? Filmin yaşanmış bir hikayeden alınması, özellikle bu tür sekansları inandırıcı ve ikna edici kılıyor. Ancak…

Propaganda sinemasının biraz devri geçmiş tarzıyla çekilmiş olsa da; yine de ülkemizdeki muadillerine bakıldığında ciddi ciddi bir ‘film’ Gül Suyu. Vesayeti elinde tutanların yerinde olsam bu filmi bu işleri yaptırdıkları personele izlettirip, hiç olmazsa bu kadarını talep ederdim! Şurası eğlenceli değil mi sizce: Filmde casusluk suçlanan gazeteci, ‘kimin adına casusluk yapıyorum?’ diye soruyor, sorgucunun cevabı şu; ‘CIA, MOSSAD, MIG, Newsweek birini seç…’


Özellikle hücre sahneleri için gerçeküstü anlatıma geçilmesi güzel bir buluş. Kahramanın babasının hayaliyle direnç kazanması ve çocukluğuna yaptığı geri dönüşler de öyle. Stewart bu dili filmin başında yerleştirerek seyircinin yadırgamasını engelliyor. Dolayısıyla Bahari’nin hücrede babasıyla (H. Bilginer canlandırıyor) yaptığı uzun diyaloglara kapıyı baştan aralamış oluyor.

Ancak başaramadığı önemli bir nokta var. Kurban ile kendini sorgulayan arasındaki gerilimi ve etkileşimi seyirciye geçirmekte zorlanıyor yönetmen. Oysa muazzam bir alan var bu ikili arasında derinleşme ve dönüşümü ortaya çıkarmak mümkünken (televizyon dilinin etkisiyle) olabildiğince üstünkörü fırçalarla geçiştiriliyor bu kısım. Oysa filme ismini veren Gül Suyu ve başta aktarılan şiirin de açılımlanması burada mümkün.

Propaganda sinemasının tarihi, sinemanın kendi tarihi kadar geriye dayanır. Özellikle ideolojilerin ve baskıcı rejimlerin eline geçen sanat çoğu zaman büyük yeteneklerin de harcanmasına sebep olur. Rusya sinema tarihine baktığımız zaman pek çok büyük yeteneğin ideolojinin sığ ve kaba çıkarı uğruna tüketildiğini görürüz.


Ancak –kabul etmek lazım ki- özellikle Hollywood bu konuda epey mesafe almış durumda. Bu işi o kadar ustalıkla yapıyorlar ki, kendi kendilerini eleştirirken bile sistemlerini, hayatlarını bir şekilde yüceltebiliyorlar. Bunu hayranlık olarak değil, realite olarak belirtiyorum. Rose Water bu anlamda iki arada-bir derede kalan filmlerden biri. Ne doğru düzgün propaganda filmi olabiliyor ne de yaşanmış bir öyküyü olanca gerçekliğiyle izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Alt metinleri ve klasik trükleriyle tipik –hatta bazen modası geçmiş- propaganda dili kullanabilirken, kimi zaman şaşırtıcı şekilde hakikati anlatmaya soyunuyor. Ancak Amerikalıların, doğudan bir hikaye anlattığı hemen her filminde olduğu gibi “siz gerisiniz, bir ileri ve biz özgürüz” alt mesajı hemen her karesinde sırıtıyor. Bu anlamda dengeleyici unsurlar kullanmaktan çok uzak durmuş Jon Stewart.

Bu tür filmleri net olarak okuyabilmek çok kolay değil. Dolayısıyla yergiyi de övgüyü de dikkatli yapmak lazım çünkü her ikisini de hak ettiği kısımlar var Gül Suyu’nun. Hele hele Türkiye’de yaşayanların filmi izlerken sıklıkla kendi toplumlarını düşünmeleri doğal ve belki filmin amacını aşan bir tevafuk oluyor.


Kimi zaman “Yahu baksana İran’da bile” diyerek ülkemizin geldiği üzücü durumu görebiliyoruz misal. Başkanlık adayları her şeye rağmen TV ekranına çıkıp adam gibi tartışabiliyorlar orada. Bizde artık bu mümkün değil. Vesayetin sahipleri kendi maaşlı personelleri dışında kimsenin karşısına çıkabilecek cesarette değiller. Kimi zaman ise “Vay be, biz de böyle bir ülke olduk” neticesi çıkarıyoruz. Halkı fakirleştirip, yapılacak yardımı bir iyi yönetim şekli olarak göstermek mesela. Ya da, kendilerini yapılan her eleştiriyi dış güçlere bağlayıp, yapanları anında hain ve casus ilan etmek gibi. “Baskıcı rejim varlığının devamı için sürekli suç ve düşman üretmeyi bir yönetim şekli olarak benimsiyor demek ki” diyebiliyoruz örneğin!


Film sanılanın aksine İran’da değil Ürdün’de çekilmiş. Çok başarılı bir mekan kullanımı ve atmosfer oluşturulması var. Oyuncuların hemen hepsi çok iyi. Müzik kullanımı bir o kadar kötü ve dahası filmin dili ciddi problem. Herkes aksansız İngilizce konuşuyor İran’da. Buna rağmen yazı dili Farsça. Bu handikap filmin inandırıcılığından çok şey alıp götürüyor.


Jon Stewart yönetmenlik işinde şovmenlik kadar başarılı değil maalesef. Bir kere filmin en önemli noktası olan sorgucu-zanlı ilişkisinin derinliklerine giremiyor. Dolayısıyla kötü kahramandaki değişimi de vermekten uzak kalıyor film. Bununla beraber müzik tercihleri kötü, kamera kullanımı ile filmin bulunmak istediği dil düzeyi tutarsız. Bütün bunlara bir de Batının klişe “gözünüz insanlık ve özgürlük görsün” alt mesajı eklenince çiğ bir film ortaya çıkmış.


Ne ki tüm zayıf, eksik, hatta kötü yönlerine rağmen izlenmesi ve ders alınması gereken bir film Gül Suyu. Sadece rejimi korumak adına çatıda uydu anteni pataklayan devlet görevlilerini izlemek için bile gidilir bu filme!



4 Mart 2015 Çarşamba

Mintan


“Nene” dedim,

“Artık yeni mintan almıyorsun hayırdır?”

Hüzünlendi, hasretle bir iç çekti ve şöyle dedi:


“Elbise kendin için alınmaz oğul!”