Popüler sinemayı ne kadar reddedersek edelim, sanatın her alanında ihtiyaç duyulduğu gibi, sinemada da ‘bilinirlik’ meselesinin her daim reddedilmeyen bir unsur olduğu aşikar. Asgar Farhadi, geçmişinde Darbareye Elly-Elly Hakkında gibi sinema tarihinin en etkileyici duygusal gerilim filmlerinden biri olmasına rağmen, herkes onu Oscar ödüllü Jodaeiye Nader az Simin-Bir Ayrılık filmiyle tanıdı. Aldığı popüler ödüller yönetmenin sonraki işlerinin doğal bir ilgi odağı olmasını sağladı.
Farhadi, Bir Ayrılık’da son derece sıradan hayatlardan, arı
ve duru bir duygusal gerilim üretmeyi başarmıştı. Bir Ayrılık’ın etkisi
sadeliğindeydi. Gerek Elly Hakkında, gerekse Bir Ayrılık’ın şöyle enteresan bir
yönü vardı: Farhadi seçtiği hayatla yabancı olmadığı hayatları anlatımıyla
doğudan ziyade batıya yakın bir dille işliyordu. Bu nedenle özellikle sinemanın
çok iyi bilindiği yörelerde karşılık buldu bu filmler. Filmlerin içerdiği gizli
gerilim, batının pek alışkın olmadığı yahut farkına varmadığı bir yenilikti
açıkçası.
Yeni filmi Le Passé-Geçmiş ise hikayeyi batıya, Paris’e
taşıyan bir film. Ancak, tamamen kendi köklerinden kopuk ya da bir önceki filmi
Bir Ayrılık’tan tamamen bağımsız gibi de durmuyor. Hatta, Geçmiş’in pek çok
yönüyle Bir Ayrılık’ta bırakılan noktadan devam ettiğini bile söylemek mümkün.
Ne ki, bu durum yönetmenin kendini tekrar ettiği ya da yeni bir şey söylemediği
anlamına da gelmiyor. Geçmiş, daha olgunlaşan bir Farhadi sinemasının
özelliklerini taşıyor ve özellikle diyalog ve oyunculuk bağlamında çıtayı daha
yukarılara taşıyor.
Hikayesine göz atacak olursak; Fransız eşi Marie'den boşanma
işlemlerini tamamlamak üzere, dört yıllık bir ayrılığın ardından Tahran'dan
Paris'e gelen Ahmet, yaşadığı tüm kafa karışıklığına rağmen işini bitirip
ülkesine dönme niyetindedir. Ancak, eski karısının içinde bulunduğu zor durumu
farkedince yardım etmeye çabalıyor ve işler daha da karmaşıklaşıp, içinden
çıkılmaz bir durum halini alıyor. Ortaya çıkan gizlenmiş kabahatler ve
dayanılması zor vicdani durumlar tüm kahramanları taşıması zor bir gerilimin
kurbanına çevirirken, giderek yükselen duygusal gerilim Ahmet dahil herkesin
işini zorlaştırıyor ve gerçeğin göründüğünden çok daha farklı olduğunu
gösteriyor.
Geçmiş’i, Bir Ayrılık’tan ayıran en temel özellik şüphesiz
hikayenin geçtiği arka plan. Ve işin adli kısmı. Geçmiş, bu yönüyle daha çok
Elly Hakkında’ya yakın duruyor. Farhadi’nin etkileyici oyunculukların içine
başarıyla gömdüğü sıradan ama muazzam diyaloglar ile olay gelişiyor ve açıldıkça
merak uyandıran, her adımda vicdanı daha çok yaralayan yeni gerçekleri hiç
aceleci olmayan bir tarzda aktarıyor perdeye.
Tam bu noktada bir hususu vurgulamasak olmaz: Elbette ne
kadar bilinçli şekilde yapılmış emin olamıyoruz ama hikayenin doğudan gelen
kahramanı Ahmet’e biçilen kostüm çok iç açıcı değil. Uzak diyarlardan gelip,
kurulu düzeni konuşmalarıyla yerle bir eden bir kötülük imgesi olarak tebarüz
ediyor. Ahmet, elini attığı, bulaştığı her şeyi daha da kötüleştirerek kimseye
iyilik etmiyor, aksine bir durum söz konusu hatta. Ne ki, bu durumu basit ve
göze batan bir tarzda yapmıyor Farhadi. Ve dediğim gibi ne kadar bilinçli, emin
olamıyoruz. Bir diğer emin olamadığımız husus ise, hayatın rotasını günah ve
vebale kıran karakterlerin hemen hepsinin kadın olması. Film, bu dürbün ile
izlendiğinde çok ciddi sıkıntı ve suçlamalarla karşı karşıya kalabilir Asgar
Farhadi. Öte yandan anlaşmazlığı ‘kültürel çatışma’ basitliğine kaçmadan,
insana dair daha kadim çatışmalara dayandırması filmin en güçlü yönlerinden.
Bir gergef sanatçısı titizliğiyle işlenen hikayede, tek bir
boşluğa tahammülü yok yönetmenin. En etkileyici kısmı ise, film boyunca
sıradan, basit ve önemsiz gibi görünen ayrıntıların bir süre sonra ne kadar
önemli ve insan hayatına yön verici olduğunu göstermesi. Farhadi bu anlamda bir
diyalog ustası olduğunu artık pekiştiriyor. Ortaya çıkan her yeni kahraman, ana
hikayeyle ilgili bir yan hikayeyi oluşturuyor ve giderek iç içe geçen bu sarmal
yapı finalde her hikayenin ucu bulunup bir yere bağlanarak nihayetleniyor.
İnanın çok sık rastladığımız ve pek kolay olmayan bir şey bu.
Filmin her karakteri öylesine derinlikli, o kadar başarılı
ki, eminim rol alan oyuncular sıklıkla karşılarına gelmeyecek bu tiplemeleri
canlandırırken büyük haz almışlardır. Farhadi, karakterlerini oluştururken,
orta çerçevede olması gereken ‘kültürel kod’lara çok fazla müracaat etmeden,
evrensel olanları o kadar zengin ve derin ele alıp işliyor ki, her karakter bir
cevhere dönüyor adeta. Geçmiş’in her kahramanı bu yüzden başlı başına bir değer
ve en az bir filmlik malzeme barındırıyor.
Özellikle Marie karakterinin altını çizmek isterim. Şunca
zamandır bu sanat için kalem oynatırım, Marie karakteri kadar sağlam, komplike
ve köklü bir karaktere çok az rastladım. Elbette bu başarıda Arjantinli oyuncu Bérénice
Bejo’nun küçümsenemeyecek katkısı var, ancak öylesine başarılı bir karakter ki,
film boyunca ruh halinden diğerine geçişi, doğal ve rahatsız etmeden
yapabiliyor. Esasen hiç de masum olmayan bu karakter, izleyiciye muazzam bir
samimiyetle geçirilebildiği için bırakınız rahatsız etmeyi, aksine sempati
duyulmasını bile sağlıyor.
Filmin üzerinde biriken gündelik toz tabakasını
kaldırdığımızda karşımıza şaşırtıcı bir katmanlama da çıkıyor. Ahmet’in eski
karısı Marie’nin evinin durumu mesela. Kapıları gıcırdayan, darmadağın ve yeni
bir boyaya ihtiyacı var. Tıpkı kadının hayatı gibi. Keza, bavul ve çanta
meselesi. Ahmet’in eşyalarının uzak bir ambara atılması, valizsizliğin verdiği
mülksüzlük mesajı. Marie’nin evi sürekli derleyip toparlarken, aslında kaçıp
kurtulmak istediği geçmişi. Ki yönetmen, Marie’nin hayatını ve çevresini
açılımlarken o kadar sakin ve sabırlı bir dil kullanıyor ki, Ahmet’in ilk değil
en azından ikinci kocası olduğunu anlıyoruz. Yani, bütün meselelerin patlamış
bir poşetten dökülen çekirdek kümesi gibi dağılmasına neden olan Lucie. Üstelik
bunu büyük bir şaşırtmaca ile yapıyor yönetmen, izleyiciyi aile içi cinsel
baskı ve tacize doğru yönlendirmeye çalışır gibi yaptıktan sonra, bambaşka bir
sürpriz ile yüz yüze bırakıyor.
Filmin klasik anlatıda tercih edilen zamanlama kaidelerine
de pek riayet etmemesi anlaşılır bir durum. Zira ‘art-house’ filmlerde böylesi
bir şeyi beklemek mümkün değil. Ancak Farhadi, hikayelerin düğümlerini mümkün
mertebe bir zaman aralığına odaklamayı tercih ederken, bunu elinden geldiğince
geciktirmeye çalışması da yönetmenin önemli bir özelliği.
Son bir hususu vurgulayarak bağlayıcı paragrafa geçeyim; Le
Passe-Geçmiş, kaba bir özetle şöyle bir film: Bir adam var eşinden ayrılmış
ülkesine dönmüş, 4 yıl sonra boşanmak üzere Paris’e geliyor. Bir adam var, eşi
intihar etmiş, ölmemiş ama bitkisel hayatta. Yeni bir ilişkisi var. Bir kadın
var, bir adamla evlenmek istiyor ve eski kocasından ayrılmadan bunu yapamıyor.
Bir kız var, babası uzak, üvey babası daha uzak, annesi yeni bir adamla
evlenmek istiyor, kız bu evliliğe karşı. Sonra tüm bu kahramanların birbiriyle
ilgili olduğunu ve aslında içinde bulundukları durumun sebebinin de birbirileri
olduğunu öğreniyoruz. Öğrendiğimiz her ayrıntı bizi ana hikayeye geri getirip,
kahramanları yeni duruma göre tekrar odaklamamıza sebep oluyor ve yeni bir
sırra daha vakıf olup tekrar hikayeye dönüyoruz. Bu şekilde epey git-gel
yaşadıktan sonra bazı şeyler hoşumuza gitmese de kabul edip, ikna olarak
filmden çıkıyoruz.
Anlatım biraz sıradışı ve yavaş gelebilir ama kamerayı
acelesi olmadan ve bir şahit titizliğiyle odakladığı filminde seçtiği tüm
oyunculara tam olarak hükmedebiliyor Farhadi. Bu nedenle boş ve başarısız
oyuncu yok gibi. Her şey mütevazı ve basit olunca, aktarmak istediği gerilim
gittikçe yükselen bir dozda hissettiriyor kendini. Geçmiş, en az Bir Ayrılık
kadar ilgiyi hak ediyor. 

















.jpg)























